Kişisel de olsa evet, “bu bir kıyamet”*

Gökhan Toka tarafından 21/12/2012 tarihinde yazıldı: karalama | Bu Yazı Yoruma Kapalıdır

Aslında hepimiz 21 Aralık 2012 günü saat 13:11′de ölecek olan bir adamın, Felix’in hayatının anlatıldığı bir filmin figüranlarıydık. Bütün bu tantana onun içindi, Felix için. Bu set onun için kuruldu, senaryo onun için yazıldı. Mayalar Felix’in ölüm tarihini saniyesine kadar hesaplayan bir takvim bulmuşlardı. Sonra Avrupalılar da Mayaları buldular. Herkes bir ara bir yerlerde dini ve kıyameti bulmuştu. Felix için yaptılar bunların hepsini tabi… Bütün insanlığın, tüm evrenin şimdiye kadar yaptığı ne varsa hepsi Felix içindi.

Ama Felix bu uyarıların hiçbirini sezemedi. Tüm bu setin onun için kurulmuş olduğunu anlamadı. Bu evrenin tek amacının kendisi olduğunu asla bilemedi. Tıpkı milyarlarca figüran gibi, bizim gibi yaşadı hayatını. TV’lerden bildirilen “Kıyamet” günü ve saatine o da bizim gibi gülümsemekle yetindi.

21 Aralık 2012 günü saat 13:11′de Felix kalp krizinden öldü. O öldükten sonra film bitti.

Sen, ben ve diğerleri. Biz artık bu terk edilmiş, işlevini yitirmiş setin başıboş ve amaçsız dekorlarıyız. Felix’in ölümüyle anlamsız kaldık. Bundan sonra yapacağımız tek şey yaşlanmak, paslanmak ve çürümek. Biz artık bilinen dünyanın sonundaki amaçsız bir boşlukta, Araf’tayız. Evet. Bu tastamına bir kıyamet.

*Herşey bu denli kişiselken kıyamet farklı mı olacak sandın?

Hep bu kısa günler

Gökhan Toka tarafından 29/11/2012 tarihinde yazıldı: karalama | Bu Yazı Yoruma Kapalıdır

1975′den beri buralardayım. İlk zamanlarını hatırlıyorum. Ayvalık’taydım. Hastalıklara, yetmezliklere, azlıklara rağmen güzeldi çocuk olmak. Ne yapacağını, elini kolunu nereye koyacağını, hangi sözü söyleyeceğini ve hangi söze inanacağını bilemezdi çocuk. Buna rağmen güzeldi. Belki de bu yüzden güzeldi. Sonra yıllar geçip de bilmişlikler yerini birer birer bilmelere bıraktıklarında giderek azaldı günler.

1993′den beri bu şehirdeyim. Günlerim çok kısa bu şehirde. Bu yüzden çok fazla yazamıyor, derdimi anlatamıyorum sana. Tam kalemi elime alacak gibi oluyorum, bir bakıyorum gün bitmiş. Daha uzun günlerin, daha serin gecelerin, daha uzak yerlerin hayalini kuruyorum.

Kapak

Gökhan Toka tarafından 16/09/2011 tarihinde yazıldı: öykü | Yorum Bırakın

Bu öykü Mart 2011′de Altzine’de yayınlandı

Sabah saat sekiz civarı kapım çalındı. İrkildim. Kapımı pek öyle kimse çalmazdı. Ancak kapıcı çöpü almaya geldiyse, o da akşam saatlerinde… Veya apartman aidatı toplamaya, yönetici. Aidat günü de değildi bugün. Yattığım yataktan doğrulurken içimde belli belirsiz bir umut canlanır gibi oldu. Yoksa o geri mi dönmüştü?

Yatağımda öylece sersemlemiş kulak kabartırken, bu defa sert çalmaya başladı kapı. Biri kapımı yumrukluyordu. O zaman anladım ki bu o değildi; o kapıyı yumruklamazdı. Olmaz ya bir gün dönse, kapıyı ancak kararsız bir tonda tıklatabilirdi.

Yataktan doğrulup gümbürdeyen kapıya doğru yaklaşırken yüksek tonda ve boğuk bir erkek sesi yükseldi: “Açın kapıyı çabuk! Polis!”. İşte o an buz kestim. Ayaklarım çıplaktı, bir ayağım halıda, hafifçe öne attığım sağ ayağım ise taşa değmişti. O anda ayağımdan kalbime doğru bir soğukluk yükseldi, çok net hissettim bunu. Polisin benimle ne işi olurdu ki? Korkmuştum.

Altı üstü emekli bir arkeoloji profesörüydüm ben. Kimseyle alıp veremediğim olmazdı. Kimseye borcum, kimseden alacağım yoktu. Gürültü yapmaz, nadiren dairemden dışarı çıkardım. Varlığımla yokluğum arasında neredeyse fark yoktu.

Kala kalmıştım, kımıldayamıyordum. Bu belayı bir an önce atlatmak için kapıyı açmak istiyordum, ama cesaretim yoktu. Bundan on yıl önce birçok meslektaşımı polisler birer birer toplarken ben başım belaya girmesin diye hep uzak durmaya çalışmış, hiçbir protestoya katılmamıştım. Aradan çok uzun zaman geçmiş, bu olaylar çoktan unutulmuştu… Veya öyle sanıyordum. Şimdi benim için mi gelmişlerdi yani? Gecikmiş bir tutuklama! Bunca zaman sonra! Peki ama ne yapmıştım?

İçimde sessiz soluksuz, yosun tutmuş bir heykel gibi durma isteği ağır basmaya başlamıştı. Hiç kıpırdamaksızın, soluk bile almadan. On yıl önce nasıl karşı koymaya cesaretim yoktuysa şimdi de bu kapıyı açmaya cesaretim yoktu. Sağ ayağımın altında taş zemin ısınmaktaydı. “Biraz daha beklersem evde yokum sanıp giderler belki” diye umutlanmaya başlamıştım.

Yan daireden açık televizyonun sesi geliyordu. Bunun dışında tek bir ses daha yoktu havada. Spiker heyecanla bir şeyleri peşi peşine söylüyordu. Sözcükleri seçemiyordum, tek seçebildiğim sözcüklerin arasındaki telaştı. Emekli bir muhasebeci olan komşumun daha önce bu kadar yüksek sesle televizyon izlediğini hiç duymamıştım. O da benim gibi her şeyi kuralıyla yapardı. Sonra farkettim ki, üst kattan da aynı telaşlı spiker sesleri, bağırışlar geliyordu. Kulaklarımın arasındaki boşlukta boğuk bir uğultu sallanıyordu.

Seslere kulak kabartmış dururken, kapının ardından az önce bağıran polisin yanındaki birine soru sorduğunu duyar gibi oldum. Ne sordu anlamadım ama cevabı net duyabildim. Bizim mendebur kapıcıydı tiz sesiyle cevabı yapıştıran:

- Yok abi, evdedir nereye gidecek, Haluk Bey evden hiç çıkmaz.

Allahın belası mendebur herif. Kara kuru, kemik suratlı, elleri her zaman pismiş gibi duran, simsiyah gözleri yuvalarında sürekli dönen güvenilmez biriydi bizim kapıcı. Allah var ya, o yüzden aidatı da zaten yönetici kendisi toplardı, bu herife apartmanda kimsenin güveni yoktu. Ben de bir keresinde yandaki dul hanımın dairesini kapı aralığından gözetlerken yakalamıştım. Sesimi çıkarmamıştım o zaman. Güvenilmezdi de, yine de yıllardır bu apartmandaydı, bu apartmanda ölmekte olan biz yaşlılara en az bir akbaba kadar, sadıktı.

Kapı yeniden yumruklanmaya başladı. Birkaç metre uzaktaydım kapıya yalnızca, polisin sesi beynimin içinde zonkladı “AÇIN! POLİS!”.

Yapacak başka bir şeyim kalmamıştı. O kapıyı açacaktım. Yoksa bir rezalet çıkacaktı. Şimdiden dul komşum, alttaki meraklı yaşlı bayan, kim bilir belki de girişte oturan yönetici bile ayaklanmışlardır, kapının ardında merakla bakışmaktalar ve bekliyorlardır belki.

Kaçacak bir yerim yoktu. Polisi evde olmadığıma inandırsam ve şimdi gitmelerini sağlasam bile evdeki seslerimi duyan komşular beni ihbar ederdi; öylesi daha korkunç olacaktı. Polisten kaçacak cesaretim, gidecek başka bir adresim, eşim dostum da yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı. Şimdi olmasa da bugün, en geç yarın yakalanırdım. Tek çarem kapıyı açmak ve teslim olmaktı.

Bu düşüncelerle, ayağımı neredeyse sürüyerek kapıya doğru yaklaştım. Taşın soğuğunu tekrar hatırladım, her adımda içim biraz daha ürperiyordu. Elim kapı kolunun üzerinde, bir an kararsız kaldım ama hayır, başka bir olasılık yoktu.

Kapıyı yavaşça araladım ve baktım. Biri uzun, diğeri kısa, sivil giyimli iki polis, ikisi de bıyıklı ve arkalarında kupkuru suratlı kapıcı. Gözüm ilkin kapıcının suratına takıldı, sanki belli belirsiz bir gülüş, alaycı bir kıvrım dudağının kenarında.

Kısa boylu polis kalın sesiyle hemen sordu: “Haluk Baygın mı?”

“Evet” dedim. Kapıyı yumruklayan da bu polis olmalıydı. Diğer polis dudaklarını endişeyle kemirip elindeki telefonun ekranına bakmaktaydı.

“Bizimle merkeze gelmeniz gerekiyor” dedi kısa boylu olan, bunu derken de kapıyı hafifçe ittirdi. Çekildim. İşte beklediğim sözler: “Bizimle merkeze geleceksiniz.” Bu sözleri bekliyor olsam da yine de duymak başka türlüydü. Polisin hafifçe ittirdiği kapı yavaşça açıldı, açıldı. O açıklıktan, pijamamla eşiğe doğru belli belirsiz bir adım attım. Ben sadece pijamalı bir adamdım, yıllardır bu dairede oturan, sessiz sakin, hırlıya gürlüye karışmayan işte o pijamalı adam. Bunu görmelerini, bir yanlışlık yaptıklarını anlamalarını istiyordum.

“…A-ama neden?” diyebildim sadece. Polis pijamama değil yüzümün ortalık yerine bakıyordu. Ters bir şey söyleyecek “hadisene be, uzatma!” diye bağıracak sandım. Ama öyle olmadı. Yüzünü benden alıp yanındaki arkadaşına baktı. Arkadaşı halen endişeyle elindeki ekrana bakmaktaydı.

Sonra benden yana döndü ve sadece “orada size açıklarlar” dedi. Bunu öyle bir ses tonuyla söylemiş ve gözlerime öyle yorgun bakmıştı ki bundan sonra soracağım soruların onu sadece kızdıracağını hissettim. Söylediğini yapmalıydım.

“Tamam” dedim ama neredeyse kendim bile duyamadım dediğimi, “üzerimi giyinip geliyorum.”

“Gerek yok” dedi polis bıkkın bir ses tonuyla, “defileye gitmiyoruz” . Kapıcıya baktım. İyiden iyiye sırıtmaya başlamıştı artık, akbaba suratı kararmış, burnu sivrilmişti. Utançtan yüzümü ateş basıyor, kulaklarım uğulduyordu.

Olduğum yerde boynu eğik paslı bir çivi gibi durduğumu ve omzunun üstünden ardındaki kapıcıya bakmakta olduğumu fark eden memur üsteledi: “Anahtarını alsan yeter.” Daha fazla utanmak istemiyordum, kapıcının ağzının kenarı bir olta iğnesi gibi etime saplanıyordu. Tarif edemeyeceğim bir sıkıntıyla, ayağımı istemsiz en yakındaki ayakkabıya attım.

Ben önde, polisler arkada, gülen sırtlan ardımızda, merdivenlerden aşağı inmeye koyulduk. Çıplak ayaklarım iskarpinlerin duvarları arasında savunmasız gidip geliyordu, ayakkabılar ayaklarımdan fırlayıp gidecek gibiydi. Aşağı kata inince meraklı dulun kapısı açılacak, polislerin hem de bu kıyafette beni götürdüklerini mutlaka görecekti. Kendimi bu utanca hazırladım. O an neredeyse ayakkabımın sağ teki savrulup gidecekti.

Ama beklediğim olmadı. Kapı açılmamıştı. Dairenin önünden geçerken aynı televizyon uğultusunun seslerini duydum. Yöneticinin kapısı da ben geçerken açılmadı. Çıkardığımız ayak seslerine rağmen kapılar açılmıyordu. Fark ettim ki apartman boşluğunda asılı statik bir uğultu vardı, tüm sıradışı sesler (polisin emekli bir arkeoloji profesörünü apar topar götürürken çıkardığı sesler de dâhil) bu uğultunun içinde boğulmaktaydı.

Apartmandan dışarı çıktığımızda caddede kimsenin olmadığını görüp şaşkına döndüm. Polis aracına binmeden başımı kaldırıp apartmanın camlarına baktım; tüllerin arasında gidişimizi gözetleyen tek bir göz bile yoktu. Kapıcı da dışarı çıkmamıştı, sokak kapısının ardındaki eğilip bükülen iskelet siluetini gördüm sadece. Hava kapalıydı. Arada bir esen ıslak bir rüzgâr yağmurun birazdan düşeceği toprakları kolaçan ediyordu.

Yol boyunca geçtiğimiz caddeler ve sokaklar adeta terk edilmiş gibiydi. Başıboş ağaç diplerini koklaya koklaya dolanan kirli sarı bir köpek gördüm. Bir de takım elbiseli bir adam, elinde evrak çantasına benzer bir çanta acele adımlarla bir yokuştan tırmanıyordu. Evlerin camlarında kıpırtısız duran birkaç gölge de gördüm.

Denizin kıyısındaki polis merkezine vardığımızda yağmur taneleri düşmeye başlamıştı. Merkezin kapısında nöbet tutan hiçbir memurun nöbette olmadığını gördüğümde artık şaşırmadım. Merkezin içi sürekli çalmakta olan telefon sesleriyle örülüydü, ancak telefonlara bakacak hiç kimse yoktu ortalıkta. Neler olmuştu? Neler oluyordu?

Bir anda bu tutuklamanın, merkeze apar topar getirilişimin ilk başta anlam veremediğim, korkutan bilinmezliğinden sıyrıldım. O kadar önemli bir şey vardı ki ortada, benim kadar önemsiz birinin bu anda buraya getirilmiş olmasının benden kaynaklanabilecek bir olasılığı yoktu. Buraya getirilişimin benimle, yapmış olduğum bir suçla ilgili olmadığını hissettim.

Merdivenden iki kat çıktık. Bu katta giriş katındaki kadar çok telefon sesi yoktu, ortalık sessiz sayılırdı. İki yanı beyaz kapılarla dolu karanlık bir koridor boyunca yürüdük. Kapılardan biri açıktı, içeride bir masa etrafında oturmuş fısıltıyla konuşan birkaç polis gördüm.

Koridorun sonunda loş ve geniş bir odaya vardık. Odaya girince bir an ne tarafa doğru gitmem gerektiğini bilemedim. Cam boyunca ayakta duran ve hiç konuşmadan dışarıya bakan yedi-sekiz kadar polis memuru vardı. Biz odaya girince bile dönüp bakmadılar, öylece kıpırtısız duruyorlardı. Beni merkeze getirmiş olan polislerden uzun boylu olanı sağ kolumdan tutarak beni bir köşeye doğru sürükledi. Karşımda masasında oturmuş, takım elbiseli ve iri yapılı, kır saçlı ve kır bıyıklı biri, yanında ayakta duran iki memur, masa üzerine yayılmış bazı kâğıtlara bakıyorlar.

Masanın ardında oturan gözlerini kaldırıp bize bakmadı bile, ama bize doğru seslendi.

- Adamı getirdiniz mi?

- Evet komiserim.
Komiser gözlerini kaldırmadan eliyle gel işareti yaptı. Beni mi çağırıyor, memuru mu anlamadım. Arkamdaki memur omzumdan itekleyince masaya doğru birkaç adım attım. İyice yaklaşmadan da durdum. Çıplak ayaklarım köselelerin içinde terliyordu.

Ben yaklaşınca komiser başını kaldırıp kılıksız halime şöylece bir an baktı. Sonra yine başını önüne eğdi ve “Otur” dedi. Öyle kısık sesle konuşmuştu ki masanın önündeki sandalyeye çekine çekine iliştim. Doğru yapıp yapmadığımı onaylamak ister gibi etrafımdakilere baktım, ama hiç kimse bana bakmıyordu.

Komiser yine kısık bir sesle konuşmaya başladı. Bana mı, bir başkasına mı yoksa kendi kendine mi konuşuyordu belli değildi. Dediklerini anlamak için öne doğru hafifçe eğildim.

- …bize bir arkolojici lazımdı. Memlekette bir tane bile kalmamış. Ancak seni bulabildik koca İstanbul’da. Sen ne diye kaçmadın Türkiye’den?

On yıl önceyi hatırladım. Ne zamandır ne birinden duyduğum ne de kendime sorduğum bir soruydu. Niye kalmıştım sahi burada? Tüm meslektaşlarım, benim gibi arkeolog olan kız arkadaşım bile terk ederlerken ülkeyi, ben nedensiz bir suçluluk ve korku içinde burada kalmıştım. Suçluluk, çünkü meslektaşlarım devleti protesto ederken, hapsedilirken ben buna cesaret edemeden bir kenarda durmuştum. Korku, çünkü çocukluğumdan beri büyüdüğüm, ait olduğum bu topraklardan başka topraklarda yaşamaya, yabancı olmaya cesaretim yoktu. Oysa sonunda ne oldu, kendi yaşamıma bile yabancı oldum.

Devlet üçüncü kalkınma on yılının başlangıcında önemli bir karar almış ve tüm ülkeyi metro ağları ve yeraltı otobanları ile donatmayı hedeflemişti. Ama nereyi kazsalar mutlaka tarihi bir eser, bir çanak, bir kırık heykel, bir antik kent bulunuyor, çalışmalar duruyordu. Başbakan dinimizin putperestliğin karşısında olduğunu, yapılan tüm inşaatların halkın refahı için olduğunu, topraktan çıkan üç-beş parça çanak çömleğin, bütün bu çamurlu ucubelerin insandan daha önemli olmadığını, bu soytarılığa artık izin vermeyeceklerini söylüyordu. Halk da bunu desteklemişti. Arkeoloji gereksiz ve geçersiz bir bilim ilan edildi, üniversitelerdeki arkeoloji bölümleri kapatıldı, kanunlar istendiği biçimde değiştirildi, inşaat çalışmaları sonucunda yeraltından çıkan tüm eserler de ya parçalandı ya da hazine yararına satıldı.

Bütün bunlar yaşanırken meslektaşlarım hapisteydi. Hapse girmeyenler de teker teker kaçtılar ülkeden. Kendisi giderken az mı yalvarmıştı bana Leyla? Ama gitmemiş, kalmıştım. Tarih bu topraklarda yok edilirken bu mahvı çaresizce, kendi acımdan keyif alırcasına izlemiştim.

İşte artık yıllar sonra bu soru bana soruluyordu ve ben hatırlıyordum.

Cevap vermediğimi gören komiser bana doğru bir fotoğraf itti.

- Bunun ne olduğunu biliyor musun?

Fotoğrafa önce masanın üzerindeyken baktım, tam anlayamamıştım ne olduğunu ama bir şeye benzetiyordum. Merakla elime aldım resmi. Karanlık bir mavilik içinde antik bir şekil, suyun içinde ters dönmüş, yarısına kadar suya gömülüydü. Bu şekil… Bu oymalar… Bu yazılar… Resim çok karanlıktı ama detaylar oradaydı.

“Bu bir Likya lahit kapağı” dedim. “Yani mezar kapağı” diyerek de ekledim, Lahit kelimesini bilmemesi olasılığına karşı.

Komiser ilk kez bana doğru başını kaldırdı ve merakla baktı. Verdiğim yanıt onu gerçekten şaşırtmıştı.

- Nasıl kapak? Ne kapağı?

Masanın yanında ayakta duran iki polisin de bana bakmakta olduklarını hissettim.

Resmi komisere gösterip konuşmaya başladım:

- Likyalılar güneybatı Anadolu’da yaşamış eski bir medeniyetti. Daha çok ticaretle ve denizcilikle uğraştılar. Ayrıca ölümden sonra yaşama inanırdılar. Yaşarken kazandıkları altınları ve hazineleri ölüleriyle birlikte gömerlerdi. Bakın mesela bu mezar kapağı aslında ters baktığınızda tekne şeklindedir. Çünkü Likyalıların dinine göre ölümden sonra canlanacaklar ve bu taş kapaklarda, taş gemilerde denizlerde seyahat edeceklerdi.

Komiser boş boş bir bana bir de elimdeki fotoğrafa bakıyordu.

“Resmi ters tutuyorsun,” dedi.

Yağmur camlara vuruyor, vurdukça pıt pıt sesler çıkıyordu. Uzakta gök gümbürdedi.

O anda pencere boyunca dizilmiş dışarı bakan polislere gözüm takıldı.

Denize bakıyorlardı.

yarım kaldım ve bitmiyor

Gökhan Toka tarafından 24/03/2010 tarihinde yazıldı: karalama | Yorum Bırakın

seni iki hafta önce rüyamda gördüm. ondan sonra da gördüm, ondan önce de. aylardır rüyamda gördüğüm birtek sensin zaten. ama sana sadece bu bir tek rüyayı anlatacağım.

uzağa bir yere, ankaraya gidecektim tek başıma. sana kızgındım. arkamdan koştun ve bana yetiştin. benle geleceğini söyledin. beni otobüs duraklarına götüreceğini söyledin. elimden tuttun. elinde, senle birlikte hemen ardından yürüdüm. saçların burnumun dibindeydi. ama ışıldamıyorlardı alışık olduğum gibi, havada garip birşey, puslu bir nem vardı.

otobüs duraklarına gitmedik. ana caddeden ayrıldık ve daracık ara sokaklardan, havada asılı duran damlacıkları aralayarak bir tepeye çıktık. her zaman olduğu gibi, kötü birşey olacağını, benle ankaraya gelmeyeceğini anladım. ama her zaman olduğu gibi seni takip etmeye de devam ettim. büyünün etkisi rüyamda da vardı. aşağıda bir yerlerde suları sürüklenen istanbul boğazını görebiliyordum. peşinden yürüyordum.

hiçkimselerin olmadığı, tek bir çam ağacı ile süslü, artık yağmurun inceden indiği o tepeye varınca bana döndün ve gözlerimin içine bakıp şunları söyledin: “sezen de burada, bachelorette de… burada herşey sonsuz. o yüzden sakın üzülme”

içimde ağlama isteği olmadan uyandım bu kez. sezen, sezen aksuydu, bachelorette bjork’un şarkısı. kelimelerdeki bu müzik, ilk defa mezar taşları gibi geldi bana. veya ilkokuldaki sınıfımın duvarına asılı, mevsimleri gösteren renkli kartonlar gibi. geçmiş, bitmiş, sınırları kırmızı kalemlerle çizilmiş kapalı döngüler. vaktiyle sevilenlerle özdeşleşmiş, ve sevilenler gibi unutulmuş, hükümsüz müzikler. ama yine de bir döngü, hayatın, mevsimlerin, yaşam ve ölümün döngüsü.

bana, ben de sadece bir parçasıyım bu döngünün, bu akıp giden ve gidecek olan müzikte, hatırladığında duygulanacağın birkaç şarkıdan ibaret olacağım dermişsin gibi geldi. hiçbir zaman üzülmemi istemeyen iyi niyetini, aylardır seni görmemiş olsam da, melek gibi benle konuştuğun bu rüyada, uzun zaman sonra bir daha sezdim.

sonra bir arkadaşıma anlattım rüyamı. bana bachelorette in o hiç bilmediğim sözlerini verdi:

I’m a fountain of blood
In the shape of a girl
You’re the bird on the brim
Hypnotised by the Whirl

Drink me, make me feel real
Wet your beak in the stream
Game we’re playing is life
Love is a two way dream

Leave me now, return tonight
Tide will show you sweet bliss
If you forget my name
You will go astray
Like a killer whale
Trapped in a bay

I’m a path of cinders
Burning under your feet
You’re the one who walks me
I’m your one way street

I’m a whisper in water
Secret for you to hear
You are the one who grows distant
When I beckon you near

Leave me now, return tonight
The tide will show you the way
If you forget my name
You will go astray
Like a killer whale
Trapped in a bay

I’m a tree that grows hearts
One for each that you take
You’re the intruders hand
I’m the branch that you break
Hum-yeah!

Love is a two way dream. Tam da dediğin gibi, sonsuz, ve rüyada. Ve bu sözler bir rahatlama değil; Şarkının sözleri lanetimi anlatıyor. Bu lanete senden ayrılınca değil, seni tanıdığımda yakalandığımı hissediyorum. Seni tanıdığımda, senle birlikte hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını hissetmiştim. Çayın ve kahvenin tadının aynı olmayacağını, günlerin bu kadar kısa veya uzun olmayacağını, çiçeklerin asla bu kadar renkli ve kokulu olmayacağını ve hiçbir zaman da olmadıklarını anlamıştım. ben şimdi biliyorum ki, senin büyünün altında kısacık bir hayat yaşadım. bu sözlerdeki gibi, sen benim tek yönlü yolumsun.

aylar oldu. değişen hiçbirşey olmadı. nereye baksam, nereye gitsem ne düşünsem ortasındasın. hayatımın ortasında yarım kaldım ve gitmek istediğim hiçbiryer, hiçbir yön yok. içinde seni görmediğim hiçbir çerçeve yok. içimden biliyorum ki, bu geçmeyecek. bu defa değil. çünkü ben inancımı kaybedecek kadar uzun ve çok şey yaşadım. yeniden inanç kazanmaya dair bile, bir kırıntı kadar bile inancım yok. bir ikinci mucize beklemeyecek kadar da mantıklıyım. hayatın zehiri içimde dört dolanıyor.

hayvanat bahçesine gitmek ve oradaki hayvanların o boş, karanlık ve masum gözbebeklerinin ta içine bakmak, o karanlığa akıp gitmek istiyorum. seni bir olasılık, sadece o gözlerde bulamayacağımı umut ediyorum.

g.

i have a photograph that captures her smile
but i dont have the tape of her laugh

theory of ghosts – piano magic

başarısız bir çeviri denemesi

Gökhan Toka tarafından 20/02/2008 tarihinde yazıldı: karalama | Yorum Bırakın

Alfabetik Sıraya Göre Düzenlenmiş İlk Bin Sayı

Claude Closky

Sekiz, sekiz yüz, sekiz yüz sekiz, sekiz yüz
on sekiz, sekiz yüz seksen, sekiz yüz seksen-sekiz,
sekiz yüz seksen-beş, sekiz yüz seksen-dört, sekiz
yüz seksen-dokuz, sekiz yüz seksen-bir, sekiz
yüz seksen-yedi, sekiz yüz seksen-altı, sekiz
yüz seksen-üç, sekiz yüz seksen-iki, sekiz
yüz on bir, sekiz yüz on beş, sekiz yüz
elli, sekiz yüz elli-sekiz, sekiz yüz elli-beş, sekiz
yüz elli-dört, sekiz yüz elli-dokuz, sekiz yüz
elli-bir, sekiz yüz elli-yedi, sekiz yüz elli-
altı, sekiz yüz elli-üç, sekiz yüz elli-iki, sekiz
yüz beş, sekiz yüz kırk, sekiz yüz kırk-
sekiz, sekiz yüz kırk-beş, sekiz yüz kırk-dört,
sekiz yüz kırk-dokuz, sekiz yüz kırk-bir, sekiz
yüz kırk-yedi, sekiz yüz kırk-altı, sekiz yüz
kırk-üç, sekiz yüz kırk-iki, sekiz yüz dört,
sekiz yüz on dört, sekiz yüz dokuz, sekiz yüz
on dokuz, sekiz yüz doksan, sekiz yüz doksan-
sekiz, sekiz yüz doksan-beş, sekiz yüz doksan-dört,
sekiz yüz doksan-dokuz, sekiz yüz doksan-bir, sekiz
yüz doksan-yedi, sekiz yüz doksan-altı, sekiz
yüz doksan-üç, sekiz yüz doksan-iki, sekiz
yüz bir, sekiz yüz yedi, sekiz yüz
on yedi, sekiz yüz yetmiş, sekiz yüz yetmiş-
sekiz, sekiz yüz yetmiş-beş, sekiz yüz yetmiş-
dört, sekiz yüz yetmiş-dokuz, sekiz yüz yetmiş-
bir, sekiz yüz yetmiş-yedi, sekiz yüz yetmiş-
altı, sekiz yüz yetmiş-üç, sekiz yüz yetmiş-
iki, sekiz yüz altı, sekiz yüz on altı, sekiz yüz
altmış, sekiz yüz altmış-sekiz, sekiz yüz altmış-beş,
sekiz yüz altmış-dört, sekiz yüz altmış-dokuz, sekiz
yüz altmış-bir, sekiz yüz altmış-yedi, sekiz yüz
altmış-altı, sekiz yüz altmış-üç, sekiz yüz altmış-
iki, sekiz yüz on, sekiz yüz on üç, sekiz
yüz otuz, sekiz yüz otuz-sekiz, sekiz yüz
otuz-beş, sekiz yüz otuz-dört, sekiz yüz otuz-
dokuz, sekiz yüz otuz-bir, sekiz yüz otuz-yedi,
sekiz yüz otuz-altı, sekiz yüz otuz-üç, sekiz
yüz otuz-iki, sekiz yüz üç, sekiz yüz
on iki, sekiz yüz yirmi, sekiz yüz yirmi-sekiz,
sekiz yüz yirmi-beş, sekiz yüz yirmi-dört, sekiz
yüz yirmi-dokuz, sekiz yüz yirmi-bir, sekiz
yüz yirmi-yedi, sekiz yüz yirmi-altı, sekiz
yüz yirmi-üç, sekiz yüz yirmi-iki, sekiz
yüz iki, on sekiz, seksen, seksen-sekiz, seksen-beş, seksen-
dört, seksen-dokuz, seksen-bir, seksen-yedi, seksen-altı, seksen-üç,
seksen-iki, on bir, on beş, elli, elli-sekiz, elli-beş, elli-dört, elli-
dokuz, elli-bir, elli-yedi, elli-altı, elli-üç, elli-iki, beş, beş
yüz, beş yüz sekiz, beş yüz on sekiz, beş
yüz seksen, beş yüz seksen-sekiz, beş yüz
seksen-beş, beş yüz seksen-dört, beş yüz seksen-
dokuz, beş yüz seksen-bir, beş yüz seksen-yedi,
beş yüz seksen-altı, beş yüz seksen-üç, beş
yüz seksen-iki, beş yüz on bir, beş yüz
on beş, beş yüz elli, beş yüz elli-sekiz, beş
yüz elli-beş, beş yüz elli-dört, beş yüz
elli-dokuz, beş yüz elli-bir, beş yüz elli-yedi,
beş yüz elli-altı, beş yüz elli-üç, beş yüz
elli-iki, beş yüz beş, beş yüz kırk, beş
yüz kırk-sekiz, beş yüz kırk-beş, beş yüz
kırk-dört, beş yüz kırk-dokuz, beş yüz kırk-
bir, beş yüz kırk-yedi, beş yüz kırk-altı, beş
yüz kırk-üç, beş yüz kırk-iki, beş yüz
dört, beş yüz on dört, beş yüz dokuz, beş
yüz on dokuz, beş yüz doksan, beş yüz
doksan-sekiz, beş yüz doksan-beş, beş yüz doksan-
dört, beş yüz doksan-dokuz, beş yüz doksan-bir, beş
yüz doksan-yedi, beş yüz doksan-altı, beş yüz
doksan-üç, beş yüz doksan-iki, beş yüz bir,
beş yüz yedi, beş yüz on yedi, beş yüz
yetmiş, beş yüz yetmiş-sekiz, beş yüz
yetmiş-beş, beş yüz yetmiş-dört, beş yüz
yetmiş-dokuz, beş yüz yetmiş-bir, beş yüz
yetmiş-yedi, beş yüz yetmiş-altı, beş yüz
yetmiş-üç, beş yüz yetmiş-iki, beş yüz altı,
beş yüz on altı, beş yüz altmış, beş yüz
altmış-sekiz, beş yüz altmış-beş, beş yüz altmış-dört,
beş yüz altmış-dokuz, beş yüz altmış-bir, beş yüz
altmış-yedi, beş yüz altmış-altı, beş yüz altmış-
üç, beş yüz altmış-iki, beş yüz on, beş yüz
on üç, beş yüz otuz, beş yüz otuz-sekiz,
beş yüz otuz-beş, beş yüz otuz – dört, beş
yüz otuz-dokuz, beş yüz otuz-bir, beş yüz
otuz-yedi, beş yüz otuz-altı, beş yüz otuz-
üç, beş yüz otuz-iki, beş yüz üç, beş
yüz on iki, beş yüz yirmi, beş yüz
yirmi-sekiz, beş yüz yirmi-beş, beş yüz yirmi-
dört, beş yüz yirmi-dokuz, beş yüz yirmi-bir, beş
yüz yirmi-yedi, beş yüz yirmi-altı, beş
yüz yirmi-üç, beş yüz yirmi-iki, beş
yüz iki, kırk, kırk-sekiz, kırk-beş, kırk-dört, kırk-dokuz,
kırk-bir, kırk-yedi, kırk-altı, kırk- üç, kırk-iki, dört, dört
yüz, dört yüz sekiz, dört yüz on sekiz, dört
yüz seksen, dört yüz seksen-sekiz, dört yüz
seksen-beş, dört yüz seksen-dört, dört yüz seksen-
dokuz, dört yüz seksen-bir, dört yüz seksen-yedi,
dört yüz seksen-altı, dört yüz seksen-üç, dört
yüz seksen-iki, dört yüz on bir, dört yüz
on beş, dört yüz elli, dört yüz elli-sekiz, dört
yüz elli-beş, dört yüz elli-dört, dört yüz
elli-dokuz, dört yüz elli-bir, dört yüz elli-yedi,
dört yüz elli-altı, dört yüz elli-üç, dört yüz
elli-iki, dört yüz beş, dört yüz kırk, dört
yüz kırk-sekiz, dört yüz kırk-beş, dört yüz
kırk-dört, dört yüz kırk-dokuz, dört yüz kırk-
bir, dört yüz kırk-yedi, dört yüz kırk-altı, dört
yüz kırk-üç, dört yüz kırk-iki, dört yüz
dört, dört yüz on dört, dört yüz dokuz, dört
yüz on dokuz, dört yüz doksan, dört yüz
doksan-sekiz, dört yüz doksan-beş, dört yüz doksan-
dört, dört yüz doksan-dokuz, dört yüz doksan-bir,
dört yüz doksan-yedi, dört yüz doksan-altı, dört
yüz doksan-üç, dört yüz doksan-iki, dört
yüz bir, dört yüz yedi, dört yüz
on yedi, dört yüz yetmiş, dört yüz yetmiş-
sekiz, dört yüz yetmiş-beş, dört yüz yetmiş-dört,
dört yüz yetmiş-dokuz, dört yüz yetmiş-bir, dört
yüz yetmiş-yedi, dört yüz yetmiş-altı, dört
yüz yetmiş-üç, dört yüz yetmiş-iki, dört
yüz altı, dört yüz on altı, dört yüz altmış,
dört yüz altmış-sekiz, dört yüz altmış-beş, dört
yüz altmış-dört, dört yüz altmış-dokuz, dört yüz
altmış-bir, dört yüz altmış-yedi, dört yüz altmış-
altı, dört yüz altmış-üç, dört yüz altmış-iki, dört
yüz on, dört yüz on üç, dört yüz otuz,
dört yüz otuz-sekiz, dört yüz otuz-beş, dört
yüz otuz-dört, dört yüz otuz-dokuz, dört yüz
otuz-bir, dört yüz otuz-yedi, dört yüz
otuz-altı, dört yüz otuz-üç, dört yüz otuz-iki,
dört yüz üç, dört yüz on iki, dört yüz
yirmi, dört yüz yirmi-sekiz, dört yüz yirmi-beş,
dört yüz yirmi-dört, dört yüz yirmi-dokuz, dört
yüz yirmi-bir, dört yüz yirmi-yedi, dört
yüz yirmi-altı, dört yüz yirmi-üç, dört
yüz yirmi-iki, dört yüz iki, on dört, dokuz, dokuz
yüz, dokuz yüz sekiz, dokuz yüz on sekiz, dokuz
yüz seksen, dokuz yüz seksen-sekiz, dokuz yüz
seksen-beş, dokuz yüz seksen-dört, dokuz yüz
seksen-dokuz, dokuz yüz seksen-bir, dokuz yüz seksen-
yedi, dokuz yüz seksen-a
ltı, dokuz yüz seksen-üç,
dokuz yüz seksen-iki, dokuz yüz on bir, dokuz
yüz on beş, dokuz yüz elli, dokuz yüz elli-
sekiz, dokuz yüz elli-beş, dokuz yüz elli-dört, dokuz
yüz elli-dokuz, dokuz yüz elli-bir, dokuz yüz
elli-yedi, dokuz yüz elli-altı, dokuz yüz elli-üç,
dokuz yüz elli-iki, dokuz yüz beş, dokuz yüz
kırk, dokuz yüz kırk-sekiz, dokuz yüz kırk-beş, dokuz
yüz kırk-dört, dokuz yüz kırk-dokuz, dokuz yüz
kırk-bir, dokuz yüz kırk-yedi, dokuz yüz kırk-
altı, dokuz yüz kırk-üç, dokuz yüz kırk-iki, dokuz
yüz dört, dokuz yüz on dört, dokuz yüz
dokuz, dokuz yüz on dokuz, dokuz yüz doksan, dokuz
yüz doksan-sekiz, dokuz yüz doksan-beş, dokuz
yüz doksan-dört, dokuz yüz doksan-dokuz, dokuz
yüz doksan-bir, dokuz yüz doksan-yedi, dokuz
yüz doksan-altı, dokuz yüz doksan-üç, dokuz yüz
doksan-iki, dokuz yüz bir, dokuz yüz yedi, dokuz
yüz on yedi, dokuz yüz yetmiş, dokuz yüz
yetmiş-sekiz, dokuz yüz yetmiş-beş, dokuz yüz
yetmiş-dört, dokuz yüz yetmiş-dokuz, dokuz yüz
yetmiş-bir, dokuz yüz yetmiş-yedi, dokuz yüz
yetmiş-altı, dokuz yüz yetmiş-üç, dokuz yüz
yetmiş-iki, dokuz yüz altı, dokuz yüz on altı, dokuz
yüz altmış, dokuz yüz altmış-sekiz, dokuz yüz
altmış-beş, dokuz yüz altmış-dört, dokuz yüz altmış-dokuz,
dokuz yüz altmış-bir, dokuz yüz altmış-yedi, dokuz
yüz altmış-altı, dokuz yüz altmış-üç, dokuz yüz
altmış-iki, dokuz yüz on, dokuz yüz on üç, dokuz
yüz otuz, dokuz yüz otuz-sekiz, dokuz yüz
otuz-beş, dokuz yüz otuz-dört, dokuz yüz otuz-dokuz,
dokuz yüz otuz-bir, dokuz yüz otuz-yedi, dokuz
yüz otuz-altı, dokuz yüz otuz-üç, dokuz yüz
otuz-iki, dokuz yüz üç, dokuz yüz on iki,
dokuz yüz yirmi, dokuz yüz yirmi-sekiz, dokuz
yüz yirmi-beş, dokuz yüz yirmi-dört, dokuz
yüz yirmi-dokuz, dokuz yüz yirmi-bir, dokuz
yüz yirmi-yedi, dokuz yüz yirmi-altı, dokuz
yüz yirmi-üç, dokuz yüz yirmi-iki, dokuz
yüz iki, on dokuz, doksan, doksan-sekiz, doksan-beş, doksan-
dört, doksan-dokuz, doksan-bir, doksan-yedi, doksan-altı, doksan-üç,
doksan-iki, bir, yüz, yüz sekiz, yüz
on sekiz, yüz seksen, yüz seksen-sekiz,
yüz seksen-beş, yüz seksen-dört, bir
yüz seksen-dokuz, yüz seksen-bir, yüz
seksen-yedi, yüz seksen-altı, yüz
seksen-üç, yüz seksen-iki, yüz on bir,
yüz on beş, yüz elli, yüz
elli-sekiz, yüz elli-beş, yüz elli-dört, bir
yüz elli-dokuz, yüz elli-bir, yüz
elli-yedi, yüz elli-altı, yüz elli-üç,
yüz elli-iki, yüz beş, yüz
kırk, yüz kırk-sekiz, yüz kırk-beş, bir
yüz kırk-dört, yüz kırk-dokuz, yüz
kırk-bir, yüz kırk-yedi, yüz kırk-
altı, yüz kırk-üç, yüz kırk-iki, bir
yüz dört, yüz on dört, yüz dokuz,
yüz on dokuz, yüz doksan, yüz
doksan-sekiz, yüz doksan-beş, yüz
doksan-dört, yüz doksan-dokuz, yüz doksan-
bir, yüz doksan-yedi, yüz doksan-altı, bir
yüz doksan-üç, yüz doksan-iki, yüz
bir, yüz yedi, yüz on yedi, bir
yüz yetmiş, yüz yetmiş-sekiz, yüz
yetmiş-beş, yüz yetmiş-dört, yüz
yetmiş-dokuz, yüz yetmiş-bir, yüz
yetmiş-yedi, yüz yetmiş-altı, yüz
yetmiş-üç, yüz yetmiş-iki, yüz altı,
yüz on altı, yüz altmış, yüz
altmış-sekiz, yüz altmış-beş, yüz altmış-dört,
yüz altmış-dokuz, yüz altmış-bir, yüz
altmış-yedi, yüz altmış-altı, yüz altmış-
üç, yüz altmış-iki, yüz on, yüz
on üç, yüz otuz, yüz otuz-sekiz,
yüz otuz-beş, yüz otuz – dört, bir
yüz otuz-dokuz, yüz otuz-bir, yüz
otuz-yedi, yüz otuz-altı, yüz otuz-
üç, yüz otuz-iki, yüz üç, bir
yüz on iki, yüz yirmi, yüz
yirmi-sekiz, yüz yirmi-beş, yüz yirmi-
dört, yüz yirmi-dokuz, yüz yirmi-bir,
yüz yirmi-yedi, yüz yirmi-altı, bir
yüz yirmi-üç, yüz yirmi-iki, bir
yüz iki, bin, yedi, yedi yüz, yedi
yüz sekiz, yedi yüz on sekiz, yedi yüz
seksen, yedi yüz seksen-sekiz, yedi yüz seksen-
beş, yedi yüz seksen-dört, yedi yüz seksen-dokuz,
yedi yüz seksen-bir, yedi yüz seksen-yedi,
yedi yüz seksen-altı, yedi yüz seksen-üç,
yedi yüz seksen-iki, yedi yüz on bir, yedi
yüz on beş, yedi yüz elli, yedi yüz
elli-sekiz, yedi yüz elli-beş, yedi yüz elli-dört,
yedi yüz elli-dokuz, yedi yüz elli-bir, yedi
yüz elli-yedi, yedi yüz elli-altı, yedi yüz
elli-üç, yedi yüz elli-iki, yedi yüz beş,
yedi yüz kırk, yedi yüz kırk-sekiz, yedi
yüz kırk-beş, yedi yüz kırk-dört, yedi yüz
kırk-dokuz, yedi yüz kırk-bir, yedi yüz
kırk-yedi, yedi yüz kırk-altı, yedi yüz kırk-
üç, yedi yüz kırk-iki, yedi yüz dört, yedi
yüz on dört, yedi yüz dokuz, yedi yüz
on dokuz, yedi yüz doksan, yedi yüz doksan-sekiz,
yedi yüz doksan-beş, yedi yüz doksan-dört, yedi
yüz doksan-dokuz, yedi yüz doksan-bir, yedi
yüz doksan-yedi, yedi yüz doksan-altı, yedi
yüz doksan-üç, yedi yüz doksan-iki, yedi
yüz bir, yedi yüz yedi, yedi yüz
on yedi, yedi yüz yetmiş, yedi yüz yetmiş-
sekiz, yedi yüz yetmiş-beş, yedi yüz yetmiş-
dört, yedi yüz yetmiş-dokuz, yedi yüz yetmiş-
bir, yedi yüz yetmiş-yedi, yedi yüz yetmiş-
altı, yedi yüz yetmiş-üç, yedi yüz yetmiş-
iki, yedi yüz altı, yedi yüz on altı, yedi
yüz altmış, yedi yüz altmış-sekiz, yedi yüz
altmış-beş, yedi yüz altmış-dört, yedi yüz
altmış-dokuz, yedi yüz altmış-bir, yedi yüz altmış-
yedi, yedi yüz altmış-altı, yedi yüz altmış-üç,
yedi yüz altmış-iki, yedi yüz on, yedi yüz
on üç, yedi yüz otuz, yedi yüz otuz-
sekiz, yedi yüz otuz-beş, yedi yüz otuz-dört,
yedi yüz otuz-dokuz, yedi yüz otuz-bir, yedi
yüz otuz-yedi, yedi yüz otuz-altı, yedi
yüz otuz – üç, yedi yüz otuz-iki, yedi
yüz üç, yedi yüz on iki, yedi yüz
yirmi, yedi yüz yirmi-sekiz, yedi yüz yirmi-
beş, yedi yüz yirmi-dört, yedi yüz yirmi-
dokuz, yedi yüz yirmi-bir, yedi yüz yirmi-
yedi, yedi yüz yirmi-altı, yedi yüz yirmi-
üç, yedi yüz yirmi-iki, yedi yüz iki,
on yedi, yetmiş, yetmiş-sekiz, yetmiş-beş, yetmiş-dört,
yetmiş-dokuz, yetmiş-bir, yetmiş-yedi, yetmiş-altı, yetmiş-
üç, yetmiş-iki, altı, altı yüz, altı yüz sekiz, altı
yüz on sekiz, altı yüz seksen, altı yüz
seksen-sekiz, altı yüz seksen-beş, altı yüz seksen-
dört, altı yüz seksen-dokuz, altı yüz seksen-bir, altı
yüz seksen-yedi, altı yüz seksen-altı, altı yüz
seksen-üç, altı yüz seksen-iki, altı yüz
on bir, altı yüz on beş, altı yüz elli, altı yüz
elli-sekiz, altı yüz elli-beş, altı yüz elli-dört,
altı yüz elli-dokuz, altı yüz elli-bir, altı yüz
elli-yedi, altı yüz elli-altı, altı yüz elli-üç, altı
yüz elli-iki, altı yüz beş, altı yüz kırk,
altı yüz kırk-sekiz, altı yüz kırk-beş, altı yüz
kırk-dört, altı yüz kırk-dokuz, altı yüz kırk-bir,
altı yüz kırk-yedi, altı yüz kırk-altı, altı yüz
kırk-üç, altı yüz kırk-iki, altı yüz dört, altı
yüz on dört, altı yüz dokuz, altı yüz
on dokuz, altı yüz doksan, altı yüz doksan-sekiz, altı
yüz doksan-beş, altı yüz doksan-dört, altı yüz
doksan-dokuz, altı yüz doksan-bir, altı yüz doksan-
yedi, altı yüz doksan-altı, altı yüz doksan-üç, altı
yüz doksan-iki, altı yüz bir, altı yüz
yedi, altı yüz on yedi, altı yüz yetmiş, altı
yüz yetmiş-sekiz, altı yüz yetmiş-beş, altı
yüz y
etmiş-dört, altı yüz yetmiş-dokuz, altı
yüz yetmiş-bir, altı yüz yetmiş-yedi, altı
yüz yetmiş-altı, altı yüz yetmiş-üç, altı yüz
yetmiş-iki, altı yüz altı, altı yüz on altı, altı
yüz altmış, altı yüz altmış-sekiz, altı yüz
altmış-beş, altı yüz altmış-dört, altı yüz altmış-dokuz, altı
yüz altmış-bir, altı yüz altmış-yedi, altı yüz
altmış-altı, altı yüz altmış-üç, altı yüz altmış-iki, altı
yüz on, altı yüz on üç, altı yüz otuz, altı
yüz otuz-sekiz, altı yüz otuz-beş, altı yüz
otuz-dört, altı yüz otuz-dokuz, altı yüz otuz-bir,
altı yüz otuz-yedi, altı yüz otuz-altı, altı yüz
otuz-üç, altı yüz otuz-iki, altı yüz üç,
altı yüz on iki, altı yüz yirmi, altı yüz
yirmi-sekiz, altı yüz yirmi-beş, altı yüz yirmi-
dört, altı yüz yirmi-dokuz, altı yüz yirmi-bir, altı
yüz yirmi-yedi, altı yüz yirmi-altı, altı yüz
yirmi-üç, altı yüz yirmi-iki, altı yüz iki,
on altı, altmış, altmış-sekiz, altmış-beş, altmış-dört, altmış-dokuz, altmış-bir,
altmış-yedi, altmış-altı, altmış-üç, altmış-iki, on, on üç, otuz,
otuz-sekiz, otuz-beş, otuz-dört, otuz-dokuz, otuz-bir, otuz-yedi,
otuz-altı, otuz-üç, otuz-iki, üç, üç yüz, üç yüz
sekiz, üç yüz on sekiz, üç yüz seksen,
üç yüz seksen-sekiz, üç yüz seksen-beş, üç
yüz seksen-dört, üç yüz seksen-dokuz, üç
yüz seksen-bir, üç yüz seksen-yedi, üç
yüz seksen-altı, üç yüz seksen-üç, üç
yüz seksen-iki, üç yüz on bir, üç yüz
on beş, üç yüz elli, üç yüz elli-sekiz,
üç yüz elli-beş, üç yüz elli-dört, üç
yüz elli-dokuz, üç yüz elli-bir, üç yüz
elli-yedi, üç yüz elli-altı, üç yüz elli-
üç, üç yüz elli-iki, üç yüz beş, üç
yüz kırk, üç yüz kırk-sekiz, üç yüz
kırk-beş, üç yüz kırk-dört, üç yüz kırk-dokuz,
üç yüz kırk-bir, üç yüz kırk-yedi, üç
yüz kırk-altı, üç yüz kırk-üç, üç yüz
kırk-iki, üç yüz dört, üç yüz on dört,
üç yüz dokuz, üç yüz on dokuz, üç yüz
doksan, üç yüz doksan-sekiz, üç yüz
doksan-beş, üç yüz doksan-dört, üç yüz doksan-
dokuz, üç yüz doksan-bir, üç yüz doksan-yedi,
üç yüz doksan-altı, üç yüz doksan-üç, üç
yüz doksan-iki, üç yüz bir, üç yüz
yedi, üç yüz on yedi, üç yüz yetmiş,
üç yüz yetmiş-sekiz, üç yüz yetmiş-beş,
üç yüz yetmiş-dört, üç yüz yetmiş-dokuz,
üç yüz yetmiş-bir, üç yüz yetmiş-yedi,
üç yüz yetmiş-altı, üç yüz yetmiş-üç,
üç yüz yetmiş-iki, üç yüz altı, üç
yüz on altı, üç yüz altmış, üç yüz
altmış-sekiz, üç yüz altmış-beş, üç yüz altmış-
dört, üç yüz altmış-dokuz, üç yüz altmış-bir,
üç yüz altmış-yedi, üç yüz altmış-altı, üç
yüz altmış-üç, üç yüz altmış-iki, üç yüz
on, üç yüz on üç, üç yüz otuz, üç
yüz otuz-sekiz, üç yüz otuz-beş, üç
yüz otuz-dört, üç yüz otuz-dokuz, üç yüz
otuz-bir, üç yüz otuz-yedi, üç yüz
otuz-altı, üç yüz otuz-üç, üç yüz otuz-
iki, üç yüz üç, üç yüz on iki, üç
yüz yirmi, üç yüz yirmi-sekiz, üç yüz
yirmi-beş, üç yüz yirmi-dört, üç yüz
yirmi-dokuz, üç yüz yirmi-bir, üç yüz
yirmi-yedi, üç yüz yirmi-altı, üç yüz
yirmi-üç, üç yüz yirmi-iki, üç yüz iki,
on iki, yirmi, yirmi-sekiz, yirmi-beş, yirmi-dört, yirmi-dokuz,
yirmi-bir, yirmi-yedi, yirmi-altı, yirmi-üç, yirmi-iki, iki,
iki yüz, iki yüz sekiz, iki yüz on sekiz, iki
yüz seksen, iki yüz seksen-sekiz, iki yüz
seksen-beş, iki yüz seksen-dört, iki yüz seksen-
dokuz, iki yüz seksen-bir, iki yüz seksen-yedi,
iki yüz seksen-altı, iki yüz seksen-üç, iki
yüz seksen-iki, iki yüz on bir, iki yüz
on beş, iki yüz elli, iki yüz elli-sekiz, iki
yüz elli-beş, iki yüz elli-dört, iki yüz
elli-dokuz, iki yüz elli-bir, iki yüz elli-yedi,
iki yüz elli-altı, iki yüz elli-üç, iki yüz
elli-iki, iki yüz beş, iki yüz kırk, iki
yüz kırk-sekiz, iki yüz kırk-beş, iki yüz
kırk-dört, iki yüz kırk-dokuz, iki yüz kırk-
bir, iki yüz kırk-yedi, iki yüz kırk-altı, iki
yüz kırk-üç, iki yüz kırk-iki, iki yüz
dört, iki yüz on dört, iki yüz dokuz, iki
yüz on dokuz, iki yüz doksan, iki yüz
doksan-sekiz, iki yüz doksan-beş, iki yüz doksan-
dört, iki yüz doksan-dokuz, iki yüz doksan-bir, iki
yüz doksan-yedi, iki yüz doksan-altı, iki yüz
doksan-üç, iki yüz doksan-iki, iki yüz bir,
iki yüz yedi, iki yüz on yedi, iki yüz
yetmiş, iki yüz yetmiş-sekiz, iki yüz
yetmiş-beş, iki yüz yetmiş-dört, iki yüz
yetmiş-dokuz, iki yüz yetmiş-bir, iki yüz
yetmiş-yedi, iki yüz yetmiş-altı, iki yüz
yetmiş-üç, iki yüz yetmiş-iki, iki yüz altı,
iki yüz on altı, iki yüz altmış, iki yüz
altmış-sekiz, iki yüz altmış-beş, iki yüz altmış-dört,
iki yüz altmış-dokuz, iki yüz altmış-bir, iki yüz
altmış-yedi, iki yüz altmış-altı, iki yüz altmış-
üç, iki yüz altmış-iki, iki yüz on, iki yüz
on üç, iki yüz otuz, iki yüz otuz-sekiz,
iki yüz otuz-beş, iki yüz otuz – dört, iki
yüz otuz-dokuz, iki yüz otuz-bir, iki yüz
otuz-yedi, iki yüz otuz-altı, iki yüz otuz-
üç, iki yüz otuz-iki, iki yüz üç, iki
yüz on iki, iki yüz yirmi, iki yüz
yirmi-sekiz, iki yüz yirmi-beş, iki yüz yirmi-
dört, iki yüz yirmi-dokuz, iki yüz yirmi-bir,
iki yüz yirmi-yedi, iki yüz yirmi-altı, iki
yüz yirmi-üç, iki yüz yirmi-iki, iki
yüz iki.

İngilizceden Çeviren: Gökhan Toka

granülomatoz reaksiyon*

Gökhan Toka tarafından tarihinde yazıldı: öykü | İlk Yorumu Okuyun

Banyoya giriyorsun. On gündür ilk defa oluyor bu. On gündür vücuduna su değmedi. Bugüne varıncaya kadar ancak toplayabildin ürpermek için cesaretini. Günler büyükçe damlalar gibi biriktiler kovanın içinde, tabanında benim yüzüm. On gün, on damla ve şimdi bulanığım ve ancak işte şimdi doldu. Bir güne daha yer yok. Doldu, bulanığım ve olduğumdan daha büyüğüm. Ben, ben değilim artık daha fazla. Ben büyütecin ardındaki puluyum hatıranın. Dilinde unutulmuş ekşi bir tat. Vücudunda ekşi koku. Hafızan beni unutmak için yeterince büyük değil. Yeterince derin değilsin. Balçığa dönüşüyorsun. Kötü kokuyorsun. Banyo yapacaksın.

Su vücuduna değiyor, ürpermeyi beklerken aslında hiç aşınmayacak bir taş heykel olduğunu fark ediyorsun. Çok geç dönem bir taklidisin o antik mutlu ve pürüzsüz zamanların. Kıvrımların ustalığını kaybetmiş hoyrat ellerinin egemenliğinde. Su üzerinden yol alamıyor, su üzerinden dökülüyor, kenarlarından düşüyor. Vücudunun köşelerinden fayans zemine damlıyor zaman. İlerlemiyor. Bakışların da takılıyor şimdi köşelerine, su değmeyen, suyu bekleyen saçak altlarına vücudunun. Gözlerinde güneşin altında can çekişen bir susuz balık bakışı. Gözlerinde kuru ağların. Kurak ormanların. Kuruyup dökülmüş, üst üste çürüyen yaprakların.

Tıraş oluyorsun. Aylardır ilk defa oluyor bu. Tıraş ediyorsun kasıklarındaki tüyleri, ama bugün gelecek olan ben değilim, biliyorsun. Bugün annen gelecek. Uzak, çok uzak bir yoldan seni koklamaya gelecek. Ağlamak istediğinde hızlı adımlarda onun olmadığı karanlık odalara yürümen gerekecek, başın önde ve sessiz. Her seferinde on adımın olacak. Nerde olursan ol, on adımda çökeceksin dizlerinin üzerine. On adımda ağlayacaksın. Onu bunun için çağırdın, bunu da biliyorsun. Ağlamak için senden habersiz bir aynaya bakmaya ihtiyacın var. Onun yüzüne bakacaksın, gözlerindeki gülümsemeye, o gülüşte ben gitmeden önceki seni göreceksin. On adımın olacak işte tam o anda. Karanlık bir odaya doğru on adım atacaksın.

Canın yanıyor. Bir küçük kandamlası suya rengin de var olduğunu fısıldıyor gizliden gizliye. Benlerinden birine takılmış olmalı bıçak. Ama hayır. Orada bir benin yok. Parmağınla dokunuyorsun yavaşça. Küçük, etten bir çakıl taşı. Önce kaşınır gibi ilk dokunduğunda. Kaşımak istediğinde, parmağını bastırdığında acıyor. O bir mantar. Lütfen öyle hastalıklı bakma. Bizim değil o, senin, on günlük yalnızlığının ve inkarının meyvesi. Bütünüyle senin.

Ona dokunmak beni düşünmek gibi. Ona dokunmak, onu kaşımak istiyorsun. Ama ona dokundukça acıyorsun. Beni düşünüyor, ona dokunuyorsun.

Banyodan çıktın. Saçlarını kurutuyorsun. Temiz pantolonunda güzel kokan vahalar çiçek açıyor. Kötü kokmuyorsun artık. Yine de yeter değil. İçine bir yerlere, kuytularına saklandı sanki şimdi geri dönmeyecek oluşumun inkarı. Sen en son ne zaman yemek yedin? Vücudunun mahzenlerindeki seslere kulak veriyorsun. Midende bir boşluk. Saate bakıyorsun. Annenin gelmesine daha dört saat var. Yavaş adımlarda mutfağa gidiyorsun. Hareketlerin ürkek, kopuksun. Ama rahat ol, seni anlıyorum. Yapmak istediğin hatıraya bir saygısızlık değil. Sadece bir tabak makarna. Hepsi o. Sen bir tabak makarna yemek istiyorsun.

Yağsız ve tuzsuz oluyor, öyle uygun buluyorsun. İçecek bir şeyin umuduyla dolaba bakıyorsun. Meyve suyu, bozulmuş. Gazı kaçmış, şişenin dibinde bir parmak gazoz. Hayır. Daha derine bakıyorsun ve… En dipte… En alt rafta beni görüyorsun. Bir tabağın içinde kuruyup, büzülüp kararmışım. Benden geriye kalanlar. Hepsi bu.

Elinde ben varım. Gözlerin çöpe uzanıyor. Elin hareketsiz. Bu bir tabak makarna yemek gibi değil. Affedilemeyecek bir günah işlemek üzeresin. Şimdi beni o çöpe atarsan… Sen bu dine inancını tamamen kaybedeceksin. Kötü kokan benim artık. Burnuna çarpıyorum. Gözlerin çöpten geri dönerken, boştaki elin tavaya uzanıyor.

Tavada iyice küçülüyorum, iyice kararıyorum. Kokum her yeri kaplıyor. Simsiyahım. Pişip pişmediğimi bile anlayamıyorsun. Gözlerin bomboş sadece bana bakıyor. Hiçbirşey beklemiyorsun. Tavada kıvranan kalıntılarıma bakıp, ardına dek açtığın gözlerinle kokumu soluyorsun. Beni bir tabak makarnanın üzerine boca ediyorsun. Beyaz bir tepenin üzerinde simsiyah mezar taşları çiçekleniyor.

Televizyonun karşısına oturup beni yiyorsun. Kokum dayanılmaz. Ama ağzında dağılıyorum hemen. Bu seni şaşırtıyor. Tadımın da berbat olacağını, kendini böyle cezalandıracağını düşündün belki de. Ama hayır. Tadım fena değil. Beni yerken keyif alır gibi oluyorsun. İşte bu seni daha kötü yapıyor. Çünkü birazdan biteceğim. Çünkü benden çok fazla yok. Vazgeçmiyorsun, yavaşlamıyorsun da. Beni yiyorsun tamamen, son lokmama kadar. Yapabileceğin tek şey bu.

Televizyon seni sıkıyor. Kitap okumaya çalışıyorsun. Ama nedense hep satırların aralarındaki boşluklara kaçıyor bakışların. Boşluğu okumak istiyorsun. Bunu yapamazsın. O yüzden kalkıp bir fosforlu kalem buluyorsun bir yerden. Bunu çok sık yapmazsın ama şimdi yapacaksın. Kırmızı renkte bir fosforlu kalem. Satırların üzerini çiziyorsun. Oto yol şeritleri gibi. Refüjler. Bakışlarını yolunda tutmak için. Ama ya düşünceler? Onları tutamazsın. Bir süre daha okumaya çalışıyorsun. Sonra bakışların, önündeki bitmek bilmez şeritleri tüketen, hafızasını kaybetmiş bir uzun yol şoförünün bakışlarına dönüşüyor. Nereye gittiğini biliyorsun ama ya nereden geldiğini? Bunu bilmiyorsun, bunu unutmak istiyor ve unutuyorsun. Gözlerin kapanıyor. Midende bir hareketlenme olur gibi. Gece yolculuğunda, bomboş bir yolda, direksiyon başında uykuya dalıyorsun.

Midende kramplarla ve acıyla uyanıyorsun. Kapı çalıyor. Karanlıktasın. Kalkmak istiyorsun, vücudun midenin üzerinde ikiye katlanıyor. Kapı çalıyor. Elin bacağına saldırıyor. Ağzının köşesinden ince, tiz bir nota sıçrıyor. Kontrolsüz. Kapı çalıyor. Canın acıyor. Güçlükle doğruluyorsun. Kapıya doğru sendeleyerek ilerliyorsun. Kapıda.

Annen. Yüzüne bakamıyorsun. Ayakkabılarında toz var. Hep aynı ayakkabılar. Hep aynı ses. İyi olup olmadığını soruyor giderek kalınlaşan bir ton. Yerde ayağının dibinde çantalar. Bakışlarının bir dakikadır acıyla değdiği kapının eşiğinin köşesinin hemen yanına düşüyorlar. Bir şey söyleyemiyorsun. Arkanı dönüyorsun yavaşça. Vücudun iki büklüm. Arkandan bağırıyor, küçükken sen oyun oynamaya kaçarken arkandan bağırdığı gibi. Ama sen artık oyun oynamıyorsun. Canın acıyor. Hızla yürüyorsun.

Bir.
İki.
Üç.
Dört.
Beş.
Altı.
Yedi.

Hepsi bu kadar. Yedi. Başka, daha güçlü bir tanrının önünde acıyla secdeye kapanıyorsun. Diz çöküyorsun. Onun kuralları daha basit. Çünkü canın acıyor. Başını uzatıyor ve klozetin içine kusuyorsun. Kasığındaki mantar pantolonuna sürtüyor. Ve canın acıyor. Beni kusuyorsun. Midende kasılmalar. Canın acıyor ve on gün önce senle birlikte aldığımız, kararıp kurumuş mantarlar beyaz bir bulamacın içinde klozetin içine akıyor. Annen tuvaletin kapısından sesleniyor. O anda her şey tamam oluyor. Gözlerinden yaş boşanıyor. On gündür ilk defa ağlıyorsun. Şimdi artık benim bir daha asla dönmeyeceğimi biliyorsun. Sağdaki yumruk olmuş eline bakıyorsun. İçinde kırmızı fosforlu kalemin. O eli kaldırıyor, beni kusuyor, annenin sesini dinliyor, ağlıyor, inancını tamamen kaybediyor ve hayatının ilk şiirini bir klozet kapağı üzerine kırmızı fosforlu kalemle yazıyorsun:

Seni seviyordum.

* Sıklıkla M. tuber
culosis ve bazı mantarlar gibi inatçı mikroorganizmalara veya hızlı olarak fagosite edilemeyen parçacık antijenlerine cevapta ortaya çıkan, kronik gecikmiş tip aşırı duyarlılığın bir şekli.

iletişimde sufle dönemi

Gökhan Toka tarafından tarihinde yazıldı: öykü | Yorum Bırakın

Vagon huzursuzdu, sarsıldı. Onca yıla ve onca sarsılışa rağmen adını bir türlü öğrenemediğim o kırık dökük istasyon bir kez daha geride kalmak üzere. Aklımın gözünde tek görebildiğim istasyonun tozlu ve eğri tabelasında “s” harfinin üzerindeki çatlak. Garsonun yorgun ve bıkkın yüzündeki gibi ama. Ancak çok dikkatli bakınca görülen bir çatlak. Buna rağmen istasyonun adını bilmek için yeterli değil. Garson gözlerime bir ara bakıyor ama aslında dışarıda, camın ardında bir şeye bakar gibi, trenin ardından koşan biri mi var? Sufle söyledim, Murat da biftek istedi. Garson uzaklaştıktan sonra “Burada iyi sufle yapamazlar” dedi.
- Nerden biliyorsun, sen trene binmezsin ki
- Eskiden…
- O zamanlar bizde trende yemek yiyecek para ne arardı, benim hatırladığım sürekli bayat kaşarlı sandviçler kemirdiğimiz
- Parasızlık zor

Bunu söylerken belki de yolculuğun başından beri ilk defa gözlerimin içine bakıyor. Öyle ciddi ve üzgün görünüyor ki içimden gülmek geliyor. Kafasını kurcalayan bir şeyler var gibi, çok huzursuz görünüyor. Üzerindeki takım elbise makyaja bulanmış steril ve kıskanç bir eş gibi vücudunu çepçevre kuşatmış, hareket etmesini ve konuşmasını engelliyor gibi. Üzerimdeki kot sevgilim, şu uzun yol boyunca bu kıskanç ve rüküş kadınla konuşacak bir şey bulamazsa aşındığı yerden patlayacak.

- Benden habersiz yemekliye girip sufle söyledinse bilemem tabi.
- Bu konuyu değiştirmek istiyorum, o günleri pek hatırlamak istemiyorum da.
- Hay allah, nasıl istersen. Kusura bakma, bilemezdim.

Gözünden bir damla yaş süzülüp yanağından aşağı seyahat ediyor. Sınıra geldiğinde diliyle durdurup pasaport kontrolü yapıyor. “Tuzlu, geç”. Birden gülmeye başlıyor, buymuş demek ki, o eski filmdeki yaratık gibi tuza ihtiyacı varmış. Niye güldüğünü bilmeden ben de olanca aptallığımla sırıtıyorum.

- Niye gülüyorsun?
- Ya, benim biraz sinirlerim bozuk da kusura bakma. Bugün sabah iş yerinde çok korkunç bir olay oldu.
- Anlatmak ister misin?
- Korkunç, çok korkunç.
- Tüh. Ben de yıllar sonra iyi bir nostalji olur, geçmişi de yerinde anarız diye düşünüp sevinmiştim. Anlaşılan kötü bir zamanda buluşmuşuz. Beni aradıktan sonra mı oldu? Eee Ankara’ya niye gidiyorsun?
- Hesap aktarımlarında bir hata olmuş. Bu işe yeni aldıkları patronun kardeşinin sevgilisi midir, metresi midir neyse işte o kız al sen bir milyon doları, Cüneyt Tandoğan diye, başka birinin hesabına…

Yan masadaki adamla göz göze geliyoruz. Adamın yüzü bir köpek cinsine benziyor ama adını bir türlü çıkaramıyorum. Kot pantolonum biraz daha sıkıştırıyor.

- Sen köpeklerden anlar mısın? Şu yandaki adam sence de köpeğe benzemiyor mu?
- Evet, öyle dedim ben de. Bu hatayı benim yaptığımı söyleyen köpek oğlu köpektir dedim. Yıllardır bankacılık yapıyorum ben, iyi günde kötü günde, krizde bile yaptım bu işi. Bu dediğiniz bana hakaret dedim. Bugün artık Murat Alakuş ismi bankacılık sektöründe bilinen bir isimse ben bu noktaya kolay gelmedim dedim..

Yandaki adam az ötedeki garsona el sallıyor sürekli ama garsonun onu gördüğü falan yok. Garson sürekli camın ardına, trenin peşi sıra koşan adama bakıyor. Köpek adam mızmızlanmaya başlıyor, yanakları daha da sarkıyor ama el sallamaktan da vazgeçmiyor. Cama dönüp el sallıyorum, yansımamı gören garson masamıza geliyor.

- Sufleniz henüz hazır değil.
- Bana değil, şu yandaki adama bakacaksınız. Bir saattir size el sallıyor.
- O masaya ben bakmıyorum.

Garson, yanı başında kendisine el sallayan adama aldırış etmeden eski yerine ve bakışına geri dönüyor. Adam hala el sallıyor, dudakların kenarlarında birikmiş salyalar var. Önüme bakıyorum, Murat Alakuş susmuş. Fırsattan istifade soruyorum, “Peki Ankara’ya niye gidiyorsun, hem de mesai vaktinde?”

- Sonra dedim ki kıza, “bak” dedim. Bu işte benim hiçbir payım yok, biliyorsun. Kendini kurtaracaksın diye benim adımı niye veriyorsun. Sen zaten torpillisin, kimse sana bir şey yapamaz. Ama niye ben? Bana garezin mi var?

Dışarıya bakıyorum. Ağaçların dalları camları yalamaktan usanmadan geçip gidiyorlar. Ağaçların ardında, uzakta bir köy görünüyor. Ufak bir açıklıkta köyün çocukları toplanmış oyun oynuyorlar. Bisikletli biri var galiba içlerinde, en önde, diğerleri onu kovalıyorlar. Çocuk çok hızlı süremiyor. Arkasındakiler iyice yaklaştıklarında çocuk daha fazla dayanamayıp bisikletten düşüyor. Garsonun yansıması onu yerde ağlar bırakıp mutfağa gidiyor. Kendimi terk edilmiş, yalnız, monologlarda esir düşmüş gibi hissediyorum.

- Kız susuyor. Baktım biraz daha yüklensem ağlayacak, sonra diğeri..
- Bir şey sorucam, sen beni duyuyor musun?
- ..içeri girdi, ona da aynı şekilde söyledim. Kendinizden utanın, bunu nasıl düşünürsünüz dedim. Bunu nasıl düşünürsünüz?!

Tuvalete gidebilirim mesela şu anda. Hiçbirşey değişmez. Hem üstelik belki biraz da olsa rahatlarım. Yoksa bu pantolon bu yolculuğa dayanmaz. Murat’ın ağzına bakıyorum. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış. Çıkarırmış. “Sufleniz geldi”.

Garson sufleyi önüme bırakıyor. Bifteği görünce Murat da susuyor. Ağzının kenarları beğenmez bir ifadeyle büzüşüyor. Eline bıçağı alıp bifteği bastırıyor, “Bu çok pişmiş”

- Tam kıvamında pişirdik efendim.
- Hayır böyle olmaz, bastırınca kan çıkmalı. Dedim, demedim mi?
- Haklısınız efendim, dediniz. Hemen hallediyorum.

Garson bifteği alıp köpek adamın önüne bırakıyor. Adam mutlu sesler çıkarıp bifteğe eğilirken Murat’a bakıyorum. Yüzünde mağrur bir ifadeyle elindeki bıçağa bakıyor. Önümdeki sufleye bir kaşık krema boca ediyorum. Ortasından çöküyor ve beyaz dudaklı karanlık bir ağız açılıyor. İçinden şekerli bir duman tıslayarak yükseliyor, “tıssssss”. İlk söylediği bu oluyor: “tısssss”

Tısssss diyorum.

- Her neyse, sonra kız hatasını kabul etti sonunda.
“Prsssssuuuii”

- Prssssuuuii.
- Evet Cüneyt ciğim, eninde sonunda anlaşılacaktı haklı olduğum. Benim zaten böyle amatörce bir hata yapmış olmamı nasıl düşünebildiler, benim bozulduğum nokta bu.
“Fiyyuuhh”

- Fiyyuuhh?
- Ankara’ya niye mi gidiyorum. Aslında sana söylemek istediğim nokta da buydu. Aslında niyetim Ankara’ya gitmek değildi..
“Nyyeeeeeyh”

- Nyyeeeeeyh?
- Çünkü aslında seni görmek istiyordum. Tesadüf işte. O Cüneyt sensin Cüneyt.

“Haaaassssss”

ayna

Gökhan Toka tarafından tarihinde yazıldı: öykü | Yorum Bırakın

- Hooop! Karıştırdın kardeşim. O benim poşetim!

Gökhan otobüsten indiğinde elindeki poşetin doğruluğundan emindi ama kafasındaki düşüncelerin doğruluğundan emin olabilmesi için de benzer bir yardıma ihtiyaç duyuyordu. Aslı daha önce de böyle erken sayılabilecek saatlerde birkaç kez kendisini aramış ve eve çağırmıştı ama Gökhan bu çağrıda hiç bugünkü kadar düşük cümleler işitmemişti. Aslı’nın onu vakitsizce her mesai saati çağırışında olduğu gibi yine sevmediği patronunun karşısına dikilmesi ve bir türlü bitmek bilmeyen kanal tedavisinin yarattığı ruhsal ve ekonomik buhranlar üzerine ahkam kesmesi gerekmişti. Gökhan, kölelik sistemi kalkmış olduğu için çok mutluydu. Eskiden olsa dişlere bakarlardı.

İstanbul içi suyla dolu bir kum saatiydi; buna rağmen kumsuz ve vakitsizdi. Özündeki bu eksikliği de daha fazla su kullanarak kapatıyordu. Kirpikleri bile yapışmaya zorlayan bu yağmurlu günde, biri yerde diğeri gökte olmak üzere iki ayrı İstanbul vardı. Yer ve gök birbirlerinin sulu yüzeyinde yansıyor, yankılanıyor, birbirlerine dolup boşalıp birbirlerini çoğaltıyorlardı. Çok fazla İstanbul ve buna karşılık çok az insan vardı. Gökhan, yağmurun altında inleyen caddenin kenarında sırılsıklam ve tek başınaydı. Görüşünü dış bükeyleyen yağmur damlalarının arasından görebildiği, deniz fenerleri gibi güven veren tek tük birkaç arabanın stop lambalarının uzaktaki varlığı dışında tenha olan caddeden karşıya, salının içinde salına salına geçti.

Apartmanın kapısına geldiğinde düşünceleriyle ağırlaşan salının yavaşlığı sırılsıklam ıslanmasına yetmişti bile. Salı kapının ziline bağladı.

Asansör her zamanki gibi yine bozuktu. Şimdiye kadar çalıştığını da hiç görmemişti. Üzerine sular dökülerek çıkılan beş katlık bir merdiven boşluğunun yorgun pişmanlığı yerine bu bozuk asansörün durağan kararlılığına sahip olmayı isterdi. Ona hem yakın hem de uzak durmak. Aslı’nın onu niye çağırdığını içine işleyen yağmur kadar derinden biliyordu ama hiç değilse bugün yanılıyor olmayı isterdi.

Kapıyı aralık buldu. İçeri girdi ve ayakkabılarını çıkardı. Perdeler ardına kadar kapalıydı. İçerisi son derece karanlık olduğu halde karşı duvarda salınan bazı parlak dalgalanmalar görür gibiydi. Aslı ortalarda görünmüyordu. Eve girmesine rağmen ani bir üşüme dalgasının vücudunu kuşattığını duyumsadı. Az önce basmış olduğu parke zemine bakınca, merdiven boşluğundaki ışıkta parıldayan ıslak ayak izini gördü. Baştan ayağa sırılsıklamdı. Merdiven ışığı kendiliğinden söndü ve Gökhan dairenin kapısını kapadı.

Kapının kapanma sesiyle hemen aynı anda odanın ışıkları yandı ve Aslı’nın sesi duyuldu: “Sürpriiiiiiz!”. Gökhan başını çevirdiğinde Aslı’yı salonun diğer ucunda ayakta gördü. Çırılçıplaktı. Kupkuruydu. Ona verebileceği bir şey olduğunu düşündü.

Aslı, ara sokaklarının cazibesinin farkında olan bir kent gibi yavaşça ona doğru parmak uçlarında büyüdü. Gökhan, salonun bütün duvarlarının jelatinli süsler, parlak kağıtlar, renkli balonlar ve kocaman bir afişle donanmış olduğunu gördü: “Mutlu yıllar Gökuş”. Bu çok acımasızcaydı. Kendisine en son ne zaman “Gökuş” dendiğini düşündü. Herhalde küçük bir çocukken olmalıydı. Henüz kendisi hakkında bilinmesi gereken bir şey, yaşam ve deneyim denen büyücek bir arazisi yokken. Sadece bir harita olarak algılanıp, on binde bir oranında “Gökuşlanabilirken”. “Gökuş” acımasızdı, adaletsizdi ve şimdi aşağıda bir yerlerde, ondan uzaktaydı..

Aslı yanına geldiğinde Gökhan hala afişteki yazıya bakıyordu. Aslı kollarını yavaşça Gökhan’ın boynuna doladı ve vücudunu ona yasladı. “Mutlu yıllar Gökuş!” dedi, “Doğum günün kutlu olsun”. Buna karşılık Gökhan yüzünü afişten aldı ve kötücül bir gülümseyişle Aslı’nın gözbebeklerine baktı: “Bugün benim doğum günüm değil ki…”

Öpüştüler. İkisi de gülümsüyordu. Şimdi Aslı’nın yüzünün yarısı ıslanmış, ışıkta parıldıyordu. “Islanmışsın…. yazık sana”. “Yazık bana” diye onayladı Gökhan. Aslı Gökhan’ın elindeki poşete baktı. “Hayrola, kendine hediye mi aldın?” diye sordu dişlerini parlatarak. “Evet, koca bir Edgar Allen Poe serisi hem de…. Ne dersin, sence hoşuma gider mi?”. “Bayılırsın…” diye yanıt verir gibi oldu Aslı mırıltıların arasından. Poşet yere düştü. Işıklar kapatıldı. Koltuğa devrildiler.

Zaman, öpüş ve okşayışların akrep ve yelkovan olduğu bir kadranda aktı. Bir saat başında, giderek yükselen çığlıklarla bir başlangıç veya son müjdelenecekken tam, başka bir şey oldu. Dairenin kapısının orda bir şey sertçe yere düştü. Aslı sustu. Vücutlar gerildi. Kapı açıktı. Merdiven boşluğundan gelen cılız ışıkla çerçeveli bir karaltı eşikte durmuş onlara bakıyordu.

Her şey donmuştu. Karaltı kıpırtısızdı. Derken… Döndü ve gitti. Giderek derinleşen ayak sesleri, açık kapı.

Ayrıldılar. İkisi de donmuş kalmıştı. Gökhan Aslı’ya baktı. Aslı hala kapıya bakıyordu. Aslı’nın parmaklarının ve alt dudağının titrediğini gördü. Titreyen dudakların arasından tek bir sözcük çıkabildi:
..gökmen..

Aslı giyinmek için yan odaya koştu; Gökmen’in peşinden gidecekti. Gökhan koltuktan kalktı, açık kapıya doğru yürüdü. Gökmen’in düşürdüğü poşet, hastalıklı ışık altında inleyen su damlaları ile damgalı, ağzı umutsuzca açık ölü bir balık gibi yerde duruyordu. Işık sönerken gördüğü, poşetin içinde darmadağın bir pasta olduğuydu.

Gökhan o ana dek kendi doğum gününde kendi kendisine pasta alacak kadar yalnız bir insan görmemişti. Bu yalnızlıkla tekrar karşılaşabilmesi için uzun yıllar sonra yine böyle yağmurlu bir günde, tek odalı evinin banyosundaki aynada gözlerindeki karanlığı fark etmesi gerekecekti.

huzur apartmanındaki bir yunanlının son üç günü

Gökhan Toka tarafından tarihinde yazıldı: öykü | Yorum Bırakın

Ey insansoyu! Şimdi uyan da bir çalıp bir çalmayan şu telefonun çağrısına bir tıkaç tak. Bir silahım olsaydı öldürürdüm seni. Konuşmazdım ama. Konuşmalar hep eksiltici benden, benden. Benden sana eksiltici. Alaycı devinişleri bu solucanın, yapışkan konuşmalarda silinmez pasparlak günışımı izler bırakarak eksiltmekte özsıvımı ve sanki kütlemi. O yüzden konuşmadım. Sustum ve konuşmayacağım. Ama bir silahım olsa çıkarır ve öldürürdüm seni. Silahlar bunun için oysa. Çokça aldanışlarda izlediğinin aksine, konuşacak bir boşluk, bir perde, tozlu bir dershane sırasında kan kokan işitmeler yaratmak için değil öldürmek için kullanılırlar. Yüzyıl savaşları. İnsan yüzyılda kaç kişiyi öldürebilir ki? Yanıt veriyorum öğretmenim: tümünü, hepsini, topunu, sillesini ve feleğin. Ama bak hala var, varlar, varız, imparatorlukların azametli padişahlarının festane ve kesleğen ağaçalılıklarının nemli gölgelerinde kokulu kıpraşan kalabalıklar. Yeni, yepyeni savaşların naralarını fısıtıyla haykıran umuda dair hücrelerinde hapsolmaktalar. Bitmez, tükenmez savaşlar, insanlığın tükenmez uzun Pazar kahvaltıları. Fakat işte, yorulmak bitmez bu kabustan bu rüyadan uyanmışım ve diyorum ki benim bir silahım olsa, çarıklı atalarımın aksine çeker ve öldürmek için vururdum sana. Kıskanmayın lütfen. Sana ve ona. Ne parayla ne de sıra. Ve diğerine. Nefret edilesi kalabalıkları yaratan ve yokeden beynimizdeki akıntılar. Golfstream, sıcak tuz kokulu, kemikleri ısıtan bir golfstream, bambaşka coğrafyalardan, insansız bir deniz çölünün umutsuz yalnızlığını getirir bana.

Bunu aydınlanan zihnin baştan çıkışı, Antonious’u olarak görme ve hatta hiç görme öylece köpkör herzaman kesmez işsiz güçsüz bir bıçak kenarı olarak tırmalamaya devam et sonsuz tarlaları. O kutsal disiplinin ve işlerliğinin temelinde kesmezliğin var. Benim aydınlanışım, o karanlıktaki karanlığın ruhudur. Biçemler biçimi dişsiz bir süpermen. Asla görünmeyen, aydınlığın kararttığı modern gözlerin, güneşe duyarsız lamlarında, bir bilyonda bir haritadaki en küçük taşlığı gören o gözlerin(in) ecazeti. Asla göremeyeceğin ve sadece o da en fazla görmeden, meksizin bekleyebileceğin karanlığın aydınlığı. İşte senin ölümün. Bu senin karşıtlığın. Ey dualist ve deist güçleri yaşamın; işte şimdi şu an, tek bir an ihsan eder gerçeği ki o da yaşamın tersi, üzerinde at sineklerinin gezindiği ve tüm güdük bilginin ve deneyimin sığ sularında debelenen leziz kurtların kaynaştığı ölümün. Senin.

Müjdeler olsun ki tanrına bu kipler ne seni ne de beni bağlayıcı değil. Evet ölümün senin dinin ama sen ateistsin biliyorsun. Hepsen, heptenbiri dinsiz. Onu ancak bilirsin ki bir tanrı seni umursamaz ama beklemekte. Seni o varetmedi, yok. Sen bir yan etkisin, bir parazit. Neyse ki o var, büyük tanrı “ismilazımdeğilus” ve o seni beklemede usun bir köşesinde eğreti tabure üstü içgüveysi. Unutabilirsin her zaman, ateizmin tapınaklarında kara kaplı, bol lügatlı kurbanlar kesebilir ve hala inan(ma)maya devam edebilirsin. Ama oh! Ki ne! İşte gerçekten affedici ve her zaman okşayıcı, engin bir deniz, karanlık sular gibi konuksever, eşitlikçi, sabırlı bir tanrı orada. Leş kokan ve kokuşan ölümünün dayanılmaz burun kıran agresifliğine aldırış etmeyen. Konuksever. Ölümüne sevecen.

Ve ben sanma ki bir mesih gibi mesajla dolu, seni tanrıyla yan yana örtecek ulu ekose bir battaniye vaat etmekteyim. Yok yok. Ben en fazla, o da kendime ben olmaktan ibaret torpil geçtiğim için aha işte kara kanlı bir imame taşıyım döngünün. Beni ikinci kez gördüğünde diyorum ki çoktan sayılmış olacaksın bir Cyclops’un koyun pisliği kokulu ellerinde. Ve o eller ki, senin bir koyun, aptal pulları 25 kuruşluk bir balık olduğuna karar verecek ki iadeli taahütlü balçık gölüne geri dönen.

Ah binmisli ve bir, büyük büsbüyük tütün kokan baba parmaklarınla, pembe ve yeşil akciğer kanseri tanrım. Şu şıkırdayan taşların konserinin ortalık yerinde sıkıntıdan ölecek denli öksürerek kanserden ölecek bir “O”, bir “öteki”, bir imame taşına dönüştürmek için neden seçtim ki senin ellerinden kendimi? Babamın oğlu olmaktan denli günah ben sana ne yaptım? Evet bir de anam vardı bu doğru. Bunu sana söylemedim şimdiye kadar biliyorum oysa sen tanrısın ve bilirsin herşeyi ama ne bileyim söylemedim, söyleyemedim utandım benimin kabarık borç defterinden. Ah unutulası, ama genetik Truva atı elden gelmez önlenemez aldanışımdan dolayı unutulamayacak olan asla, tanrısal adağım, anam. O ki bir bakire olarak doğduğu bir ışığa benzer ölgün bir ışıkta tırnakaraları kirli bir bakire olarak ayrılacak bu dünyadan. Aradan geçen işte bu zaman dilimi, onun kanıtının ve varoluşunu doğrular nitelikte, benim aksime, benden hareketle. Olacak. Ve oldu evet işte tamam artık kabul ediyorum hepsini hep oldu ve kanıtlarını saçtı dünyaya senin tanrım ve diğer insanlar ve bir de tabi karıncalar ve tekmil börtüböcek için, sehpaların ve masaların altına ve gizil köşelerine koltukların sürmek suretiyle şifreli sümüğünü ki o yeşilin anaç tonu ondan başkasına ait olamaz. Onun sümük yeşili kraliçeliğinin kurumuş, gargoyle’ler gibi tehditkar ve kanatlarıyla anaç sınırları işte. Ve bu evin, kraliçeliğinin mutfak tezgahlarının çıkıntılarından geçen sınırların fayans soğukluğundaki ürpertileriyle iştahsız, ve hayatını varoluşunu kanıtlamaya adamış bir ananın gözden düşürücü yarı zamanlı sevgisiyle donanmış kupkuru mutsuz prensleri. Sen, bu paragrafın başından beri, evebeynlerimin seni öldürmek istememle ilişiğini kuramaz okur. İşte katilin budur. Kupkuru bir ruh ve bedende, sevgisi ve nefreti kurumuş sümük totemleri arasına sıkışmış, indirgenmiş kupkuru bir prensim, ne kadar da asil. Yer açın! Yer açın çabuk! Hamletiniz geldi işte. Ben, atalarımın dörtduvarlarının, yaşamlarının ve ölümlerinin öksüz güncesiyim, adı sanı bilinmez bu yazarların tek ve en yakın, fakat sadık olmayan okuyucusu. Ve okuyucusu eninde sonunda, bundan öte bir yaratış gücü olmayan, yaratılmış olan, olmuş ve ölmüş olanların tozduman isteklerinin, lanet ve nefretlerinin toplamı olan. Ahhhhh, yok mu beni bu demode, taşakburan, kan duraksatan daracık Hamlet giysilerinin boyunduruğundan sıyıracak bir güç? Bir tek sen tanrım ki bekleyen uzak sadık ölümümsün, tatminsiz. Beklenmek zorunda olunan mı? İlla ki gelecek olan mı? Gelmek zorunda mı? HA? Un boligrafo. HA! Dilerim ki kalemim çıkarsın seni ininden. Tehditle ve zorla değil ama dumanla değil. Kıskandırarak içimdeki iyinin ve güzelin, özlemin ölümüne şahitlik etttirerek ve kıskandırarak yine böylesi büyük ve torunlaraanlatılasıironik ulucan bir ölümledir epik. Koyverilesi denli davetkar, dileyen herkese oturup dinleneceği bir koltuk ve bir tas şap sunacak kadar geniş olan. Cennetin kapıları kadar geniş olduğu halde bürokratik bir seçicilikle algıda daraltılmamış olan. O kapı ki, kapının kendisinden daha güzel bir vaatle ışıldar: “You’ll never walk alone”. Ve bunu söylemek istemiyorum ama söylüyorum işte, zorundayım “Anaç” olan. Bana, sana, ona ve diğerlerine kalemin zehrinde ölümü getirecek olan iki perdelik anaç güldürü: Ruhumun (bütüncül) ölümü. Nadasa değil, düpedüz kuraklığa yükümlü ruhun, öylece ötenastik alçakgönüllü son arzusu. Ama öyle güzel ve kusursuz olsun ki, Hulusi Kentmen suretinde bir celladın son arzu sorusunun sınırsızlığı ve ılık baba kucağı çekinmezliğinde o denli güzel ve boyutsuz olsun ki mutlak ölümümü de ininden çıkarıp beraberinde dansa getirsin, benim ve bir türlü kurtulamadığım göbek bağlarıyla yapışka
n bir örümcek ağına dönüşen insansoyunun. Hepiniz ölün. Hepiniz geberin. Çünkü ben, sizin kanıtınız olan ben bugün ölüyorum. Ben bugün hepinizi öldürüyorum.

28 Ağustos 2004
Lanetli kule

29 Ağustos alışveriş listesi

1. Bir paket makarna
2. Bir kutu salça
3. Balyoz
4. Bir şişe kırmızı şarap

Tarifi:
Monitör, televizyon, telefon ve tekmil çipil alet edavat balyozla paramparça edilecek ve parçaların üzerine şarap dökmek suretiyle tanrılara adanacak. Telefonun parçaları itinayla ayrılarak cüceye takdim edilecek. Makarna ve salçayla kişisel mevzum var.

Zafer

Sevilenin son günü. Ca’nım İstanbul. Bugün biraz, azıcık daha erken kalkabilseydin, uykudan boşverip onu görebilecektin evinin balkonunda elinde balyoz unufak ediyor rüyaları rüyavari. Nefretin ödün vermez, ödenmemiş taksitlere aldırış etmez güdümsüz şafağıdır. Ay ay! Öylesine soğuk ve ayaz bir şafak ki, nefesi ve izleyen bizlerin nefesleri şu an şimdi birer buhardan. Borç üstüne borç, darbe üstüne darbe. Ne kadar da geç dönem Goyavari bir maskelemesi sabahın. Mikroskopla görülebilen ancak o küçük çiplerin, tüplerin, dokungaçları kabloların, ve dirençsiz mikanın plastiğinin çatırtıları üzerine inen boğaz manzaralı amansız darbelerin, kırılan ekranların boğuk ve tok şıngırtısının yankısız-faydasız ağırbaşlı feryatları. O darbelerin odağındaki ağır demirden büsbüyük ölümcül başının bu balyozun, ağır kütlesel çekim alanında kanlı elektronik parçacıkları dolanır, Satürn’ün çevresindeki astroidler misali darmadağın, yitik zamanın ve tarih öncesi işlevlerin faydasız anılarıyla. Şimdi! Bir daha! Vur ona, onlara! Dağılıp yok olan, velveleci, riyakar ve dalkavuk, tüm bu kuru karınlı elektronik başaklarını öğüten ezen bu balyoz bile güvenilir bir can yoldaşı değildir. Ödünç bir savaşın ödünç silahı olası. Henüz taksitleri yeni (dün) başlamış genç ve toy bir balyoz. Fakat yine de sırtında tarihsel bir anlam, bir yokediş büyüsünün anlamıyla ağır ve oturaklı bir duruşu var. Yine de, tüm bu elektronik ceset yığınının İstanbul’un bilmemne çöplüğünde dilsiz kalacağı birgün yada bir modern zamanlar heykeltraşının dokunuşlarında suçlayıcı bir parmak oluvereceği bir zaman sonra bile, işte o zaman bile, bu sabah cinayetinin kitabetini tutan silinmeye yüz tutmuş mezaryazılarının bulanıklığında bile, taksitleri bitmek üzere olan bir balyoz olacak. O da en fazla. Yoksa, o insan eline ait değil. O yabancı bir tanrıdan, kimbilir Thor’dan sana ödünçtür, taksitle verilen bir anı, ne kadar ödersen öde sahip olamayacağın bir alamet-i farikası tanrıların yokedici güçlerinin bohçasının….derken ve tam konuyu bağlamak üzereyken kapı çalıyor sabah sabah. Kimdir? Sabah körü münesabetsizleri körler ülkesinden üç nokta altalta. Kim olacak işte, alttaki komşudur, ya da onun altı, ve altı, ve daha da altı, en büyük altı, o denli altı ki burdan Hades’e kadar. Öyleyse işi çabuk tutmak gerek birkaç çabuk tarafından öldürücü, zevkselden ziyade işlevsel darbe peşipeşisıra can çekişen, kablo uzuvlarıyla boşluğu döven elektronikçiklerin üzerine ki iki yıl değil sonsuz apansız bir okul tatili! Kapıyı açmayacak nasıl olsa, neden, neden saçma ve önceden belli formalite konuşmalar yapmak? Bir senaryonun hapsinde hey allahım; teamülden ömür boyu. Efendi efendi nedir bu gürültü sabahın bu kör saatinde. Vallah polis çağıracağım. Ah sevgili altkomşum siz miydiniz ve siz tabi onun altı ve sizi nasıl unutabilirim onun da altı, nasıl Styx akıyor mu hala, tarlalar sulanıyor mu, başaklar var mı büyüyen. Ne saçmalıyosun lan. Vallah deli bu herif. Yok canım deli değilim, yalnız sakar sıklıkla. Küçük bir kaza oldu da düşürüverdim eldeavuçtakini ve masadakini, raftakini, duvardakini. Sabah sabah rahatsız ettim topunuzu, topunuzun allah günahlarımı affettirsin topum kaçtı deyu bahçenize. İstemsiz bir kaza işte heyhat, balyozum da o sırada okşamak istemesin mi sırtlarını bu küçük sırtlanların. Fakat yooo, lütfen polis çağırmayınız ki meşgul etmeyiniz bu yılmaz neferlerini çok ciddi bir cumhuriyetin önemsiz sabahın körü kör kazalarıyla. Değil mi efendim. Uyku nedir, sabah nedir bilmez teröristleri var, anarşistleri var. Dekaplisti var bir de yeni çıktı allahın cezaları Aralık soğuğu kadar sinsi, ayhh. Varoğlu var. Bir de ben var olmayayım. Bakın yok oluyorum sizin gibi. Vardım… Ah işte artık yokum. Ses-siz-lik. (Sabah-ı şerifleriniz hayırlı olsun).

köpek

Gökhan Toka tarafından tarihinde yazıldı: öykü | Yorum Bırakın

Motorun ısınmasını beklerken yağmakta olan karın şiddetini artırmasından endişe ediyordu. Ellerini oğuşturdu. Heyecanlıydı. Ancak o gece öleceğini bilmiyordu.

Oysa ki hayatının bu son gününe gelip de, vücudunun sıcaklığıyla yılar yılı arkadaşlık etmiş bu araba koltuğuna son kez oturup üzerine yağan karları izlediği şu ana varıncaya kadar hep her şeyi bilmişti. Bildiğini bilmişti, dusunmeksizin. Bu kar nereden geliyordu? Atmosferde ani bir soğuma meydana gelmesiyle birlikte… Yanlış cevap. Bu kez öyle değil işte. Bu kar bugün aslında cennetten geliyordu. Onun için düzenlenen, gökyüzündeki küçük bir törende hiç tanımadığı, hiç tanıyamayacağı gerçek dostları bir araya gelmiş şakalaşırlarken onun üzerine, yeryüzündeki çukuruna, soğuk metalden yatağına beyaz çiçekler atıyorlardı. Bilinen ve bilinmeyenler arasında asla, ne olursa olsun, tüm yaşantılara, öğrenilenlere, tebeşir tozuna rağmen eşitlenemeyecek bir denklem vardı. Bilinenin krallığı ne denli geniş, ne denli güçlü olursa olsun, tek bir bilinmeyenin hançerinin ucunda kurumuş bir gül goncası kadar hükümsüzdü. Yarını olmayan bir günün başlangıcında durup, bir sonraki ay arabanın son taksidini ödemesini sağlayacak yeni bir satış şansını ve alacağı primi düşünmek kadar hükümsüzdü. Erdem, bu sabah bütünüyle hükümsüzdü.

Yüzünü, üzerine yağan çiçeklerden çevirip de dünyaya baktığında tüm bir evrenin düşünceleri kadar beyaz, bembeyaz olduğunu gördü. Kar, geceden beri yağıyor olmalıydı. Ancak yollar lastik izleriyle, kardaki yarıklarla açıktı; öyleyse bu insanlık mirasına sadık kaldığı ve vadinin güvenliğinden ayrılmadığı sürece hareket edilebilirdi. Ondan önce de birçokları aynı şeyi yapmıştı, yapmışlardı demek ki bu derin izler vardı. O uyurken başkaları başka benzer amaçlar uğruna yollardaki bu lastik izlerini açmışlardı. Erdem’in kat ettiği tüm yollar zaten daha önce mutlaka başkaları tarafından yürünmüş olurdu. Böylesi daha güvenli olurdu.

Ama Tarih, öyle ya, Tarih de bu sabah her zamankinden hükümsüzdü. Tarih artık çocuksuz , kısır ve ölüydü.

İzler gitmeyi çağrıştırdı, ağız dolusu konuşkan izler. “Gidelim, hadi gidelim”; koca bir insanlık tarihinin yükü omuzlarında Erdem’in, gidilen, gidilecek yolların bilgisi zihninde çakılı. Silinmez mürekkep kalemle beyaz üzerine asfalt siyahı. Oysa şimdi içinde bir ses, debriyaj ayağında bir kramp var “kalalım” besmeleli. Bu karda iş mi olurmuş? Geri dönsem şimdi eve. Çay demlesem bir demlik. Televizyonda ne vardır acaba? Belki Ahmet Bey de gitmeyecek fabrikaya. Boşu boşuna onca yolu tepmek de var..

Ve Erdem debriyajdan ayağını çekti. Aslında tek düşündüğü ayağını kramptan kurtarmaktı ama aynı şekilde pedal da ayağından kurtulduğunda gitme eylemi de düşünceden kurtulmuş oldu. Otomobil karda gıcırtılı mırıldanmalar çıkardı ve yavaşça makasa giren bir vagon gibi asfalttan raya oturdu. Gaza dokundu Erdem, yavaşça. Hareket olsun yeter, hareket et, daha yavaş zaman, daha yavaş düşünce, düşünce yok tartışma yok. Akla düşen olasılıklar yok. En kötü olasılıkla boşuna gidilip kös kös geri dönülecek bir yol var. Ama yine de hareket var.

Kim bilir? Düşünmemek belki de en büyük erdemdi.

Yollarda tek tük arabalar vardı. Daha çok büyük arabalar, kamyonlar. Belki de izleri açanlar bu kamyonlardı. Öyleyse başka bir uygarlığın ve kültürün yabancıl tarihini okumuş oluyordu Erdem. Ama kendisi de yazmaya başladığından beri okumak artık anlamsızdı. Zaten şehir merkezinden uzaklaşıp, 8 numaralı bağlantı yoluna girdiğinden beri trafik iyiden iyiye azalmış, arabanın lastikleri yumuşak kar üzerinde başkalarının yazdıklarını okumak yerine daha çok kendisininkini yazar hale gelmişti. Bağlantı yolunu “Uykular – 21 Km” yazılı tali yol tabelasının önünde terk edip önünde uzanıp giden bembeyaz, el değmemiş beyazlıktaki kar yolunu gördüğünde biraz şaşırsa da yine de durmadan devam etti. Ancak birkaçyüz metre kadar ilerledikten sonra karla kaplı dar yolda, yola çıktığından beri ilk kez durmayı ve geri dönmeyi düşündü. Hiç iz olmadığına göre bu yoldan bugün hiçbir araç geçmemişti. Öyleyse Ahmet Bey de fabrikada olamazdı. Öyleyse bütün bu yolu gitmek de anlamsızdı. Bir an önce durup geri dönmeli o halde. Yolun genişlediği bir yerden geri dönmeli. Zaten böyle bir havada bu yolun açık olacağını düşünmek delilikti. Dar yolda dönüşe uygun bir açıklık buluncaya kadar ilerlemeye karar verdi.

Uzun zamandır ilk defa gidilmemiş bir yolda ilerliyordu Erdem, yumuşak kar üzerinde yol alıyordu.Araba lastikleri altında ezilen bakire karın, düşük devirli motor hırıltısıyla arkadaş mırıltılı şarkısı ona eşlik ediyordu.

Uzaklarda, yolu çevreleyen tarlaların ve yapraksız dalların üzerinde uçan gece karası kuşlar vardı. Az ötede yolun kenarında kara bata çıka Erdem’le aynı doğrultuda yol alan sarı bir köpek vardı. Köpek peşi sıra izleriyle karı bozarak, dağıtarak ve kara aldırmadan gidiyordu. Nereye niye gittiği belli değildi, sadece gidiyordu belki de. Erdem köpeğin ardındaki izlere baktı. Şekilsiz hayvan devinimleri. Dikiz aynasından arabanın ardında uzanıp geçmişe giden izlere baktı, dümdüz uzayıp gidiyor iki paralel çizgide, mekanik yaşam devinimleri. İçinde inip yürümek isteği doğdu birden. Bir hayvan gibi, berduş amaçsız sarı bir köpek gibi karda başka hiçbir canlınınkinin ve hatta birbirinin dahi benzeri olmayan, şekilsiz, kalıpsız izler bırakmak. Yalnızca kendine ait, ayaklarına, adımlarına,yaşamına ait bir imza atmak bu beyaz natürmortun altına, sanki kendi yaratmış gibi bu müthiş saflıktaki ve soğukluktaki resmi. Yaratmak da değildi aslında. Bu denli sahip olma tutkulu değildi içindeki. Saf ve temizdi, kar gibi. Eğer inip yürürse, bugün belki nihayet o resmin bir parçası olabileceğini hissetti aslında Erdem. Köpeğin de belki tek hissedebildiği buydu ve Erdem, bugün beyaz ve ölü doğanın ortasında huzurla ve amaçsız yol alırken hayatında ilk defa bir köpeğin hissine ve amacına ortak oldu. Çok büyük, uçsuz bucaksız bir amacın veya amaçsızlığın uzun yıllar sonra sılaya dönen özlem dolu parçası oldu.

Geri dönülecek o açıklık bir türlü gelmiyordu. Yola girdiği anda henüz fazla ilerlememişken geri vitese takıp çıkmalıydı buradan. Ama şimdi artık dönemiyordu. Bu şekilde ne kadar yol aldığını tam olarak kestiremese de fabrikaya daha önceki ziyaretinden hatırladığı kadarıyla yolun yarısını, belki de biraz daha fazlasını kat etmiş olmalıydı. Az ötede yolun kenarında donmuş bir ağacın olduğu dönemeçte yolun biraz genişlediğini gördü Erdem. Şöyle geniş bir kavis çizebilirse… Tamam oldu sanırım. Buradan dönülürdü. Araba yolu enlemesine ikiye bölen bir set gibi yolun ortasında kararsız duruyordu şimdi. Solunda lastik izleriyle damgalanmış onu bekleyen, onu buraya getiren ve yoyo ipleri gibi makaraya yeniden dolamak isteyen mekanik hayatı var. Sağında ise ayak izlerini bekleyen el değmemiş, yoğrulmamış, henüz üzerine birşey yazılmamış bilinmez. Bembeyaz bir kanvas çekiciliğinde. Burnunda boya kokusu var Erdem’in. Hayalinde bir köpek figürü. Erdem birazdan kontağı söndürecek. Arabanın kapısını aralayıp adımlamaya başlayacak yumuşak karı. En azından, buraya kadar gelmişken, geri dönmeden önce biraz olsun karda yürüsem diyecek. Ilık, kokusuz bir soğuk göz pınarlarına hükmedecek.

Sık sık dönüp adımlarının karda bıraktığı izlere bakıyordu Erdem. Kara yazdığı ismine, yaşamına, anlamına bakıyordu. Kar, ayaklarının altında inliyor, gıc