Gökhan Toka tarafından 17/03/2006 tarihinde Yayınlanmış Yazılarım konusunda yazıldı |
Bugün on dokuz Ekim iki bin beş, günlerden Çarşamba. Saat on dört otuz. Bir. İki. Bugün dışarı çıkmalıyım. Üç. Alınacak şeyler var en önemlisi. Almam gerek. Bugün ne yemek yapmalı? Zeytinyağlı pırasa. Gerekli Malzemeler. Dört. Bir kilo pırasa. İki baş soğan. Üç adet havuç. Dört kaşık zeytinyağı. Beş. Dolaba baktım. Boş. Bugün dışarı çıkmalıyım.
Saat on dört kırk iki. Ne sıcak ne soğuk. Güneş var mı? Anlamadım. Kalabalık değil dışarısı. En son çıktığımda kalabalıktı ama. O zaman üstüne gelirler gibi olur insanın. Bugün iyi. Yine de bir kenarda durup bakıyorum caddeden aşağıya. Önce nereye gitmeli? Market daha yakın, nereden bakarsan bak. Oraya gitmeli önce. Sonra. Saat on dört kırk dört.
Pırasa alıyorum. Yarım kiloluk pakette sarılıp sarmalanmış güzelce. İzole. İki paket alıyorum, toplayınca bir ediyor. Aklım takılıyor. Ben tek başıma bir kilo yiyebilir miyim? Bıraksam mı birini? Hayır. Sonra her şeyi ikiye bölmek gerekir. Havuç alacağım daha. Bu konu üzerinde düşünmek istemiyorum. Bazı şeyler ikiye bölünmemeli. Bölünmemeli. Nasılsa öyle olsun. Yorulmak istemiyorum artık. Bozulacak. Daha iyi.
Kasaya giderken aklıma geliyor. Geldi işte bak. Demiştim. Düşünmemeli. Niye düşündüm ki şimdi, pırasa için hem de üstelik, değdi mi? Bugün on dokuz Ekim iki bin beş. Günlerden Çarşamba. Bugün tam dört yüz kırk üç gün oldu. Saat on dört kırk dokuz. Bugün tam dört yüz kırk üç gün üç saat on bir dakika oldu.
Parayı verirken gözüm takıldı. Tıraş bıçağı mı almalı? Kaşınıyorum artık. Sanırım çok uzadı bu kez. Kesmeli bir yerde. Ya da boş ver. Gerek yok. Komik. Şuna bak. Bir de teknoloji diyorlar. Kasanın saati yanlış. On dört otuz dokuz! Buna inanan insanlar var. Gerçekten…
Dışarı çıktım. Elimde küçük bir poşet. Kötü bir his. Kolumda gereksiz bir ağırlık. Daha da kötüsü, arkamda bir ses. Arkamda biri var. Beni takip ediyor. Anladım. Anlarım ben. Biri var. Yavaşladım, geçip gitsin. Evet varmış, bir kadın, hayır bir kız. Önüme geçti. Durdu. Bana bakıyor. Benimle konuşuyor mu yoksa?
“Affedersiniz, saatiniz var mı?”
Siyah gözler. Konuşurken gözlerimden saatimin durduğu boştaki bileğime kaydı gözü. Beyaz ve otomatik. Saat on dört elli bir dedim. Günlerden Çarşamba bugün. Bileğimdeki bakışı karşılıksız kaldı. Bana bakıyor. Şaşırmış gibi. Öyle mi?
“Teşekkür ederim”
Sesi garip çıktı. Geri döndü. Bunun için mi geldi arkamdan? Işıklardan karşı kaldırıma geçtim. Ona doğru yürüyorum şimdi, yolun karşısından. İlerde, bir sokağın girişinde biriyle konuşuyor. Kimle konuştuğunu görmüyorum. Adı nedir? Zehra. Konuştuğu kim? Bugün on dokuz Ekim. Erkek ise Mücahit, kadın ise Necmiye. Göremiyorum. Yoksa… Tabi ya. Bana inanmadı gitti başkasına soruyor simdi saati. Hepiniz böylesiniz zaten. Ama hayır. Çok uzun konuştular. Gülüyor. Bana… Bakıyor… Yanındaki Necmiye imiş. O tarafa yürüdükçe ortaya çıktı Necmiye olduğu. O da bana bakıyor. İkisi de. Bana bakıp gülüyorlar. Neden?
Gidip bir şey söylesem yanlarına… Ne söyleyeceğim ki? Her şeyi söyledim zaten. Bildiğim her şeyi söyledim.
O yana bakmam artık. Onlar da bana bakmasın. Dükkandan içeri girdim. Adam beni tanıdı. Geldi mi dedim. Yine gelmemiş. “Sen neresi için istiyorsun bu çivilerden” dedi. Beton dedim. Ama derken fark ettim. Gözlerim tavana kaydı. Utandım bir an. Ona baktım. O da tavana bakıyor. Anlayacak. Düşünüyor gibi. Bana indi gözleri yavaşça. Gözlerinde düşünce kalıntısı. Ağzı açılıyor. Korkuyorum.
“Bugün günlerden ne?”
Sevindim. Anlamamış. Heyecanla atıldım hemen. Bugün on dokuz Ekim Çarşamba. “Tamam o zaman” dedi, iki gün sonra mutlaka gelirmiş. İki gün. O zaman gelmeliymişim. Tamam. Yirmi bir Ekim iki bin beş Cuma. Pırasa. Bir kilo. İki gün. Tamam.
Gökhan Toka tarafından tarihinde Yayınlanmış Yazılarım konusunda yazıldı |
Kiraz, yüzyirmiyedi kiloydu ve o akşam da diğer akşamlarda olduğu gibi, televizyon kumandasını tuttuğu eliyle, kucağına koyduğu cips poşetine uzanan diğer eli arasında mükemmel bir denge yakalamıştı. Annesi yandaki koltukta kucağındaki örgü işi ile uyukluyordu. Televizyonda en sevdiği dizi olmasına rağmen, Kiraz, o anda televizyona bakmak istemiyordu, çünkü esas oğlan ve esas kız öpüşmekle meşguldüler. Öpüşme faslı uzadıkça Kiraz’ı bir sıkıntıdır basıyordu. Kucağındaki cips poşetini sol eli ile kavrayarak gözünün önüne kaldırdı. Gözlenen gök olayının adı mükemmel bir televizyon tutulmasıydı.
Ama paket tüm hışırtılı varlığına rağmen sesleri bastırmaya yetmiyordu.
- Seni çok istiyorum aşkım.
Paketin arkasındaki yazıları okudu fısıltıyla
- Patates, çeşni, baharat, kekik…
- Ben de seni… İçine al beni, orada kalayım…
- Karbonhidrat yüzde yetmiş, yağ yüzde on, protein iki…
- Kaçalım ne olursun buralardan. Mmmmmh…
İçindekiler bitmişti ama sahne bitmek bilmiyordu. Başka bir zamanda geri dönmek üzere sağ elindeki kumanda ile küçük bir zaman yolculuğuna çıktı. Düğmeye dokundukça gülen, ağlayan, ciddi, bağıran, konuşan ve susan insan görüntüleri anlamsız bir kolajda akıyordu. Gölgeli ve rengârenk bir duvara dayanmış karanlıkta öpüşen iki sevgilinin görüntüsü (,) hızla geçti gitti önünden bir göz kırpması anında. İfadesiz duvar gibi yüzüyle bir haber spikeri, bazı bilim adamlarının zaman yolculuğu ile ilgili yaptıkları son araştırmanın sonuçlarından bahsediyordu. Kiraz, dişlerinin arasına takılmış küçük bir cips parçasının rahatsızlığının farkına varırmışçasına, ekşi bir yüz ifadesi ile bir önceki kanala geri döndü. Duvarın dibindeki sevgililer öpüşmeye devam ediyorlardı. Adam kadının kulağına fısıldıyordu. Eli kadının göğsündeydi.
- Bu duvar eskiden bizi ayırıyordu… Ama bak şimdi bizi saklıyor.
Kadının eli adamın pantolonunun ağındaydı.
- … Ondan geriye kalanlar.
Adamın eli kadının saçına dolandı.
- Bunu yaptığımız için eskiden olsa bizi vururlardı.
Kadın adama arkasını döndü, yüzünü yasladığı duvarı elleriyle avuçladı, okşadı.
- Yine vursunlar… Tam burada ölmek istiyorum… Öldür beni.
İnleme sesleri.
Kiraz filmdeki sevgililerin sevişme sahnesini izlerken kendini dünyanın üzerinde, havada duran bir tanrıça gibi hissetti. Her şeyi görüyor, her şeyi biliyordu. Oturduğu bu koltukta dünyaya hükmediyordu. Bir cips poşetinin içindeki muhteviyatı en ince detayına kadar ayrıştırabildiği gibi bu sahneyi de ayrıştırabiliyordu. Işık şurada duruyordu, yönetmenin koltuğu sağdaydı, setteki görünmeyen insanları, kalabalığı görüyordu, mikrofonu uzatan adam diğer adamın ardındaydı. Set ekibinin konuşmalarını duyuyordu. Kiraz her an her yerdeydi, o kadının yerindeydi, duvara dayanmış, “öldür beni” diye fısıldayan o kadın Kiraz( ‘)dı. Kiraz her şeyi hissediyordu. Olgun bir meyve gibi, toprağın, suyun, güneşin tadını biliyordu. O oturuyor ve oturduğu yerden tüm bir dünyanın tadını biliyordu. O bir tanrıçaydı. O, ulaşılmazdı.
Çığlık sesi. Yandaki koltuktaki annesi uyanmış bağırıyordu:
- Ayyyy bu ne kız edepsiz, değiştir şu kanalı!
Filmdeki sevgililer iniltili sevişmelerini sürdürürlerken yavaşça annesine çevirdi başını Kiraz. Annesinin yüzünde yorgun ve uykulu kırışıklıklar vardı. Kiraz, kendisini çepeçevre kuşatan bir hayalin buğusunun ardından, ölümlülerle yüzgöz olmak istemeyen bir tanrıça gibi sakin ve dalgınca konuştu:
- Anne… Duvarımı gördün mü?
***
Kiraz seksensekiz kiloydu ve bereket tanrıçasının heykelinin önünde ayakta durmuş, mükemmel bir simetri yaratıyordu. Müzenin içi giderek tenhalaşıyordu, kapanma vakti yaklaşıyor olmalıydı. Neredeyse tüm gününü burada geçirmişti, ayakları ağrıyordu. Tüm bu eski zaman kadınlarının, bu tanrıçaların, ilahelerin neden bu kadar şişman olduklarını anlamamıştı. Eskiden şişman kadınlar beğeniliyordu belki ama şimdi durum öyle değildi artık. Artık çok genç sayılamayacak olmasına rağmen Kiraz’ın sadece tek bir erkek arkadaşı olmuştu, o da yakın zamanda, Ercü. Ercü de ona bir kez olsun dokunmamıştı, sadece bir kez kaçamak öpmüştü, hepsi o. Sonra da şişman olduğunu ve yanındayken utandığını söyleyip ayrılmıştı Kiraz’dan. Bu bir yıl önceydi. O zaman Kiraz doksaniki kiloydu. Ercü gidince bir süre bunalım yaşamış, eve kapanmış ve çok kilo almıştı. Ama son üç aydır rejim yapıyordu ve seksensekize kadar inmişti. Çok yavaş, ama başaracaktı.
Arkasından bir el omzuna dokundu. Yüzündeki sert çizgilere rağmen güzel bir gülüşü olan mavi gözlü bir adam ona bir şeyler söylüyordu. Kiraz adamın söylediklerinin tek kelimesini bile anlamadı. O da adama gülümsedi. Adam elleriyle kapıyı işaret edip, yüzündeki gülüşe sıkıntı kıvrımları iliştirince anladı adamın müze görevlisi olduğunu. Kapanıyordu. Başını salladı ve şişman tanrıçaları ardında bırakıp çıkışa, dünyaya doğru yürüdü ağrıyan ayaklarıyla. Dışarıda akşam oluyordu.
Caddeden aşağı yürürken midesinin kazındığını hissetti. Çantasından kepekli bisküvilerini çıkarıp kemirmeye başladı. Sanki tüm insanlar üzerine gelir gibiydi, sanki ters yönde gidiyordu. Yanından gelip geçen kimse ona bakmıyordu, o yokmuş gibi. İnsanın evrende kapladığı hacim ile dikkat çekiciliği arasında bir ters ilişki vardı belki de. Belki de insan gözü ile ilgili bir şey, odaklanmaya alışık olmak, çok uzağa, çok derine bakamamak. İnsanın gözünün sınırları büyüklüğe katlanamayacak kadar dardı belki, yorulmak mı istemiyorlardı. Neyse ne. Onun da diğer insanlar gibi görünür olacağı bir gün gelecekti.
Az ötede, caddenin karşısında toplanmış bir kalabalık gördü. Bir konuşma ya da gösteri vardı belki de. Karşıya geçip kalabalığın arasına karışınca anladı ancak ne olduğunu. Bir film çekiliyordu. Sprey boyalarla alacalı bulacalı boyanmış eski duvardan kalan bir parçanın kıyısında durmuş bir kadın ve adam vardı odakta. Kameramanlar, ışıkçılar, set görevlileri ve halk ikisinin etrafını çepeçevre kuşatmıştı. Çıt çıkmıyordu. Sadece odaktaki adam ve kadının hırıltılı sesleri duyuluyordu. Söylediklerinin tek kelimesini anlamıyordu Kiraz, ama anlamayı çok isterdi. Kadın çok ince, çok zarifti, çok güzeldi. Adam önemsizdi. Kiraz’a öyle geldi ki, o an herkes aslında kadını izliyordu. Kadın gözlerini kapatmış aralı dudaklarının ötesinden inliyordu, elleri duvarda geziniyordu, yanağını duvara dayamıştı. Kiraz kadının yavaşça duvarın üzerinde gezen, duvarı okşayan, büzülüp açılan ellerinin güzelliğine baktı. O bir tanrıça gibi güzeldi, herkes ona hayran hayran bakıyordu. Kiraz, kadının ellerinin yolculuğunu izliyor, karnının acıktığını hissediyordu. Yavaşça bir bisküvi çıkardı paketinden. Onu avucunda tutup diğer elinin parmaklarıyla bisküvinin pütürlü yüzeyi üzerinde gezintiye çıktı, bisküviyi okşadı. Kendini o kadın gibi hissediyordu. Sanki orada ayakta durmuş adamla sevişen kişi, herkesin tutkuyla baktığı bu kadın şimdi oydu. Kadın duvarı okşadı. Kiraz bisküvinin pütürlü ve sert yüzeyi üzerinde gezdirdi parmaklarını. Kadının tutkuyla aralı dudakları duvardaydı, Kiraz elindeki bisküviyi ağzına götürdü. Kadın duvara yasladığı ağzıyla ince bir çığlık koyuverirken Kiraz dişlerinin ucuyla bisküviden bir ısırık alıyordu.
Tam o anda yüksek tonda bir erkek bağrışı duyuldu. Kadın duvardan ayrıldı ve sıkıntıyla gülmeye başladı. Yüzünde acı ve yorgun, bıkkın bir ifade vardı. Bir anda herkes koşuşturmaya ve konuşmaya başladı. Kadının sadece yorgun ve asık suratı görünüyordu, etrafını kuşatan ve yüzünü pudralayan kalabalığın arasından. Kalabalığın içindeyken hiçbir özelliği yoktu. Az önce duvarı tutkuyla okşayan, herkesin izlediği aynı kadın değildi artık. Sıradandı. Sahteydi her şey. Kiraz’ın ağzındaki kupkuru bisküvi çatırtıyla dağıldı. Tadı berbattı.
Ağzındaki saman tadındaki zerreleri geveleyerek gerisingeri caddeden karşıya, otobüs duraklarına yürüdü. Aklı kadınının duvarı okşayan ellerinin dansında, bu ellere yansıyan arzusunda çakılı kalmıştı. Her şey sahteyse eğer bu eller nasıl bu kadar istekle o duvarı okşayabilirlerdi?
Bunu düşünen Kiraz bir anda bu isteğin saflığının sebebini anlar gibi oldu. Kadının elleri, bu ellerdeki istek ve dansının güzelliği sahte değildi. Çünkü duvar sahte değildi. Duvar hep oradaydı, kimseye, etrafındakilere, kendisine dokunanlara aldırış etmezdi. O sadece, kendiliğinden vardı. Kadının etrafını çeviren kalabalık, sahte bir sahneyi, bir düzenlemeyi seyretmek için oradaydı. Kadın, onların izlemek istediği sahte sahnelerin sahte tanrıçasıydı. Ama duvarla sevişirken, sadece o zaman, kendisi olmuştu, çünkü duvar ona aldırış etmezdi. Kadın aslında duvarla sevişmişti. Tüm içtenliği ve arzusuyla kadın duvarla, kadın kendisiyle sevişmişti. Kadın ancak kendiyle sevişirken bir tanrıça kadar güzeldi.
Bir anda durduğu durağın tabelasına takıldı Kiraz’ın gözü. Burası kuzeninin ona bahsettiği yerdi, evet orasıydı. Hatırlıyordu. Otobüs geldi ama binmedi. Bu, şehirdeki son günüydü, daha zamanı vardı. Biraz daha kalmak istiyordu.
Durağın arkasından uzanıp içerilere giden yoldan ilerleyince kırmızı ışıkların aydınlattığı sokağın başına geldi. Burası olmalıydı. Kuzeni, bu sokakta çiftlerin sevişmek için gittikleri garip bir yer olduğunu söylemişti. İsteyenler yalnız da gidebiliyor ve sevişen çiftleri izleyebiliyorlardı. Bunu yapmak istiyordu, yabancı bir şehirde herkesten, her şeyden uzaktaydı. Hiç düşünmemişti bunu ama kadının ellerini gördükten, çıkardığı iniltileri duyduktan sonra şimdi, tam da buradayken, bu son gününde bunu yapmak istiyordu.
Ne yapacağını, nereye doğru gitmesi gerektiğini bilmeden sokağın başında biraz ayakta durdu. Gelip geçenleri, tüm o yabancı ve uzak, kendisini görmeyen insanları izledi. Geri dönmek istedi ama bir türlü yapamadı. Çiftlerin genellikle girdikleri bir yer vardı az ilerde. Orası olabilirdi. Ürkek adımlarla kapısına doğru yürüdü. İçerisi bir kafeye benziyordu. Kapının önünde oyalandı biraz, sonra yanından geçen iki çiftin ardından, onları izleyerek kafeye girdi. Az ilerisindeki çiftler, içerideki masaların arasından ilerleyen bir patikadan, karşılarındaki aşağıya inen merdiven boşluğuna doğru yürüdüler. Aşağıdan yüksek sesli bir müzik geliyordu. Kiraz derin bir nefes aldı, titriyordu. Elleriyle birbirlerinin beline dolanmış çiftler merdivenden aşağı inerlerken bir el onların hemen ardındaki Kiraz’ı durdurdu. Merdiven girişindeki iri yapılı bir adam ona bir şeyler söylüyordu. Anlamadığını belirtmek için kafasını salladı Kiraz. Adam daha yüksek sesle yineledi. Durum umutsuzdu. Adam ilerdeki masaları işaret etti sonunda Kiraz’a. Kiraz anlamamışı. Yine de bugün ikinci görünür oluşuydu bu, müzede ve şimdi, ama ikisinde de engellenmek için, defedilmek, görünmezliğe geri gönderilmek için. Ya tek başına inmesine izin yoktu ya da içerisi doluydu ve adam beklemesini istiyordu. Ya da belki de başka bir şey. Beklemeye karar verdi. Bilmediği bu yerde adamın söylediği yerde durmaktan başka bir şey yapacak cesareti yoktu. Buraya gelebilmek için hepsini tüketmişti zaten. Geri döndü ve tam da adamın işaret ettiği masaya oturdu.
Oturur oturmaz yanı başında bir garson bitti ve eline bir menü tutuşturdu. Kiraz gülümsedi ve teşekkür etti adama ama adam hiç kımıldamadan onu bekliyordu. Bir şey sipariş etmesi gerekliydi. Ne olduğuna bakmadan rastgele, sırf ismini beğendiği ve fiyatını uygun bulduğu ilk şeyi parmağıyla göstererek istediğini söyledi. Garson dönüp gitti ve Kiraz bekledi. Masasının önünden çiftler geçmeye ve merdivenden aşağıya inmeye devam ediyorlardı. Ara sıra tekler de iniyordu. Demek ki aşağıya alınmamasının sebebi başka bir şeydi. Kalkıp gitmek istedi o anda, boşuna beklediğini anlamıştı. Ama sipariş de vermişti, kalkamazdı. O yüzden beklemeyi sürdürdü.
Garson elindeki, beyaz kremaya, mayhoş ve acı kokulu bir çikolata sosuna bulanmış, etrafında rengarenk dondurma toplarının çiçek açtığı bir muz tabağı ile döndü. Kiraz tabağın büyüklüğüne şaşakalmıştı. Bunu yiyebilmesine imkan yoktu, tatlı çok fazlaydı, o rejimdeydi. Yine de bir kaşık alabilirdi, tadına bakmak için. Kaşığını usulca tatlıya sapladı. Dondurma soğukluğu ile dilini yaktı, tadı başdöndürücü güzellikteydi. Muz ağzında dağılıyordu. Çikolata harika kokuyordu.
Masasının önünden erkekler, kadınlar geçip aşağıya akıyorlardı. Su damlaları gibi. Hepsi birbirine benziyordu. Özdeş dondurma topları. Sarışın, yapılı, uzun, köşeli çeneler, kısa saç, kaslı enseler. Sert kollar. Hepsi aynı kokuyordu. Mayhoş ve acı bir çikolata kokusu, krema. Hiçbiri onu görmüyordu. Ama o hepsini görüyordu. Her yüzün tadına bakıyordu. Ağzında dağılıyorlardı. Bir süre sonra onları izlemeyi de bıraktı. Kaşık tutan elinin tatlı üzerindeki gezintisini izliyordu. Yumuşak tatlıyı kaşığı ile okşuyordu. Tatlısı biterken yüzüne ıslak bir gülümseme yayıldı. Boş tabağı işaret etti garsona. Aynısından bir tane daha yiyecekti.
Kafeden çıkınca durağa geri yürüdü. İnce bir yağmur çiseliyordu. Ortalık tenhalaşmıştı. Durak boştu. Caddenin karşısındaki duvar şimdi yapayalnız duruyordu. Yollar boş görünüyordu. Hızla geçti caddeyi. Arkasına, ışıksız yanına dolandı duvarın. Kadın işte tam buraya dayanmıştı. Avuçlarıyla duvara dayandı. Soğuk, pürüzlü ve ıslak. Duvar ona da aldırmıyordu. Film çekimindeki kadının aksine, onu izleyen kimse yoktu, yapayalnızdı. Rahattı. Ağzında çikolatalı, tatlı bir koku vardı. Avuçlarıyla okşadı, sıktı karanlıktaki duvarı. Parmaklarıyla üzerinde gezindi soğukluğunun. Islaklığını hissetti. Duvarın üzerinde kayan parmakları küçük bir deliğe takıldılar. Bir tek parmağını sivrilterek yavaşça soktu deliğe. Parmağının ucunda, deliğin içindeki kum zerrelerinin hareket ettiğini hissediyordu. İyice hızlanmıştı şimdi yağmur. Yavaşça, çok yavaşça büktü parmağını ve duvardan küçük parçalar kopup yuvarlandı avucuna, ağzından dökülen ince bir iniltinin eşliğinde.
***
Kiraz yüzyirmiyedi kiloydu ve yatağının altına uzattığı başı ile kocaman gövdesi arasında mükemmel, huzurlu bir denge yakalamıştı. Tüm odanın altını üstüne getirmişti ama aradığı şeyi ilk bakması gereken yerde, yatağının altındaki küçük bir kutunun içinde buluyordu. Sırtını yatağa dayayarak oturdu. Elinde tuttuğu kutunun içindeki taş parçalarına baktı. İki yıl önce, ailesi girdiği bunalımdan kurtulması için onu Berlin’deki kuzeninin yanına yollamışlardı. Çikolataları yemiş, likörleri içmişlerdi ama yine de geriye seyahatinin özel ve kişisel, yenmez içilmez hatıralıkları kalmıştı. Duvar parçaları. Düz yüzeylerinin üzeri sprey boya ile kırmızıya boyalıydı. Kiraz onlara baktı. Küçük, kırmızı şekerlere benziyorlardı. Bir tanesini ağzına götürdü ve diliyle dokundu. Diline yapışan küçük kum parçacıkları vardı. Kumları dişlerinin arasında çıtırtıyla ezerken elindeki kutuyu içindekilerle yere bırakıp buzdolabına yürüdü. Dolapta şeker olacaktı.
Annesi yandaki koltukta horultuyla uyurken, Kiraz bir avucunda kırmızı şekerler, diğerinde kumanda, televizyon izliyordu. Yakışıklı, çirkin, sert, güzel, kaslı, ince, yanık ve beyaz, bir sürü erkek vardı. Hepsi birbirine benziyordu. Hiçbiri onu görmüyordu, ama Kiraz oturduğu yerden hepsini görebiliyordu. Onlara bakıyor ve hepsini, onların ruhlarını, birer şeker gibi dili ve dudakları ile teker teker emiyordu. O, bu dünyanın, zamanın dışındaydı. O, gerçek bir tanrıçaydı.